
İnsan
Hakları Nedir?
10 Aralık
2007 Dünya İnsan Hakları Günü kutlamaları çerçevesinde İnsan Haklarından
Sorumlu Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı, Sayın Cemil ÇİÇEK'in
önsözü ve Başbakanlık İnsan hakları Başkanı Sayın Prof.Dr.Hasan
T.FENDOĞLU'nun sunumlarıyla hazırlanan ve 10 Aralık günü yayınlanarak
dağıtılan kitap ilgilenen herkesin istifadesine sunulmuştur. Ahmet
UZAK ve Mehmet ALTUNTAŞ'ın editörlüğünde hazırlanan kitabın ingilizce
versiyonu da mevcuttur.
İnsan
Hakları Nedir? (pdf
belgesi) / (word
belgesi)
What
are Human Rights? (pdf
document) /(word
belgesi)
İNSAN
HAKLARI NEDİR?
İçindekiler
İçindekiler
Önsöz
Sunuş
I. BÖLÜM: İNSAN HAKLARI KAVRAMI
A. İnsan Hakları Nedir?
B. Dünyada İnsan Haklarının Gelişimi
C. Temel Hak ve Özgürlüklerin Sınırlandırılmasının Sınırları
D. Avrupa Birliği ve İnsan Hakları
E. Avrupa Konseyi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve AİHM
II. BÖLÜM: TÜRKİYE’DE İNSAN HAKLARI
A. Genel Olarak
B. Türkiye’de İnsan Hakları Alanında Yapılan Reformlar
C. İnsan Hakları Alanında 60. Hükümetin öncelikleri ve AB Müktesebatına
Uyum Programı
D. Türkiye’de İnsan Hakları İle İlgili Kurumsal Yapı
E. İnsan Hakları Başkanlığı’nın Faaliyetleri
a) Eğitim, Bilinçlendirme Faaliyetleri ve Geçekleştirilen/Yürütülen
Projeler
b) Sivil Toplum Kuruluşları İle İlişkiler
c) Karakol ve Nezarethanelerin Denetimi
d) İnsan Hakları Alanındaki Yapılanma
e) İnsan Hakları İhlal İddialarının İncelenmesi ve Elde Edilen
İstatistiki Veriler
III. BÖLÜM: EKLER
A. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi
B. İnsan Hakları İle İlgili Önemli Günler
C. İnsan Haklarıyla İlgili Başlıca Kurum ve Kuruluşlar
D. Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı ile İletişim
Önsöz
Onurlu,
eşit ve özgür bir yaşamın vazgeçilmez koşullarını ifade eden insan
hakları günümüzde tüm dünyanın kabul ettiği evrensel, ahlaki bir
değerler bütünü; adil, meşru ve uygar bir devlet ve toplum yönetiminin
vazgeçilmez kriteridir. İnsan Hakları, etik bir ideal olmanın
ötesinde insanlık ailesinin bütün üyelerinin özden saygın oluşlarının;
eşit ve vazgeçilmez hakların kabulü de, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın
başlangıç bölümünde ifade edildiği üzere, tüm dünyada özgürlük,
adalet ve barışın temelini oluşturur.
İnsan
Hakları Evrensel Beyannamesi ile ilân edilen ve günümüzde artık
çağdaş bütün Anayasa’larda yer alan hak ve özgürlükler, insanı
en yüksek değer olarak kabul eden bir anlayışın ürünüdür. Tüm
insanlar, dünyanın neresinde, hangi ülkesinde bulunursa bulunsunlar
doğuştan, kadın-erkek, ırk, din, dil ya da başka bir nedenle ayrım
yapılmaksızın eşit ve özgür bireyler olarak dokunulmaz, devredilmez,
vazgeçilmez, evrensel nitelikte haklara sahiptir. Böylece insan
hakları, insanlığın uzun mücadeleler sonucunda yirminci yüzyılda
ulaştığı çağdaş insanlık anlayışının dokusunda yer almakta, bu
günden geleceğe yeni bir insanlık anlayışı oluşturup geliştirmektedir.
İnsan
hakları, çok boyutlu bir konular manzumesidir. Toplumun her kesimini
ilgilendirmektedir. İnsan hakları ile demokrasi, paralel bir evrim
geçirmiştir. Her ikisi birbirine bağlı kavramlardır. İnsan hakları
teminat altına alınmış olmayan bir ülkede demokrasiden söz edilemez,
demokrasi olmayan yerde de bir insan haklarının varlığı düşünülemez.
Bunlar, biri olmazsa diğeri de var olmayacak ölçüde birbirine
bağlı olan iki kavramdır.
Aynı
biçimde, insan hakları devletin sosyal ve hukuk devleti nitelikleri
ile yakından ilgilidir. Hatta denebilir ki sosyal hukuk devletinin
temelidir. Dolayısıyla insan haklarının teminat altına alınması,
toplumun her yönden gelişmesini olumlu biçimde etkileyecek nitelikleri
korumak anlamına gelir.
Türkiye
Cumhuriyeti Anayasası, insan haklarına “saygılı” olmayı Cumhuriyetimizin
temel nitelikleri arasında belirtmiş (Madde 2) ve “insan haklarına
dayanan devlet” (Madde 14) anlayışını açıkça ifade etmiştir. Bunu
gerçekleştirmek amacıyla, Ülkemizde insan hakları alanında bugüne
kadar çok önemli düzenlemeler ve çalışmalar yapılmıştır. İnsan
haklarıyla ilgili uluslararası belgelerin hemen hepsinin altında
Türkiye’nin imzası vardır ve bu belgeler Türk hukukunun birer
parçası olmuştur.
İnsanımızın layık olduğu değere ulaşabilmesi ve Avrupa Birliği
müktesebatına uyum çabası çerçevesinde son yıllarda dokuz uyum
paketi hazırlanmış ve insan hakları alanında anayasal, yasal ve
idari düzeyde bir anlamda “sessiz bir devrim” gerçekleştirilmiştir.
Son yıllarda yapılan iki Anayasa değişikliği (2001 ve 2004), yeni
Türk Ceza Kanunu, Ceza İnfaz Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu gibi
insan haklarını doğrudan ilgilendiren bir çok alandaki kapsamlı
değişiklikler, ayrıca çıkarılan uyum paketleriyle demokrasinin
ve hukukun üstünlüğünün güçlendirilmesi ile insan hak ve özgürlüklerine
saygının sağlanması yönünde reform niteliğinde önemli adımlar
atılmıştır. İnsan hak ve özgürlüklerini doğrudan ilgilendiren
bir çok alanda bir dizi hukuki ve idari düzenleme yapılarak insan
hak ve özgürlüklerine yönelik kısıtlamalar önemli ölçüde giderilmiş
ve insan haklarına ilişkin evrensel standartlara ulaşma yönünde
önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Düşünce ve ifade özgürlüğü,
örgütlenme özgürlüğü, işkence ve kötü muamelenin önlenmesi, ölüm
cezasının kaldırılması, kişi özgürlüğü ve güvenliği, basın özgürlüğü,
kadın-erkek eşitliği, yargının işleyişi, temel haklara ilişkin
uluslararası sözleşmelerin statüsü, sivil-asker ilişkileri ve
daha birçok konuda yapılan değişikliklerle insan hak ve özgürlüklerinin
sınırları genişletilmiştir. Yapılan reformların uygulamaya yansıtılmasına
yönelik varolan yargısal ve idari mekanizmalara ilave mekanizmalar
eklenmiş ve bu amaçla Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı, İnsan
Hakları Üst Kurulu, İnsan Hakları Eğitimi Ulusal Komitesi İnsan
Hakları Danışma Kurulu, Reform İzleme Grubu (RİG), İl ve İlçe
İnsan Hakları Kurulları gibi yeni yapılar oluşturulmuştur. Ayrıca,
çeşitli kamu kurum ve kuruluşları bünyesinde de birçok yeni insan
hakları birimleri kurulmuştur.
Ülkemizdeki demokratik yapının eksiksiz hale getirilmesi, insan
hakları bilincinin geliştirilmesi, insan hakları ihlâllerinin
önlenmesi ve çağdaş yaşamın öngördüğü temel hak ve özgürlüklerden
yararlanma fırsatının insanımıza tam manasıyla verilebilmesi için,
bundan sonra da, çalışmalarımız aynı hız ve kararlılıkla devam
edecektir. Ülkemizin önündeki temel vizyon budur. İnsan hakları
alanında yapılan reformların uygulamaya tam olarak yansıtılabilmesi,
ülkemiz içinde yaşayan tüm insanların eşit bir şekilde tüm hak
ve özgürlüklerden yararlanabilmesi bundan sonraki çalışmaların
temel hedefi olacaktır. Bunun için, mevzuat ve kurumsal düzeydeki
gelişmelerle birlikte “zihinsel bir dönüşümün” gerekliliği ortadır.
Eğitim ve bilinçlendirme faaliyetleri bu nedenle büyük önem kazanmaktadır.
Bu faaliyetlerin “sürekliliği” ise istenen amaca ulaşmada hayati
derecede öneme sahiptir.
Esasında, günümüzün insan hakları değerlerinin lafzına değilse
de ruhuna her zaman sahip olan bu topraklarda, pek çok farklı
din, mezhep ve etnik kökenden topluluğun yüzyıllarca barış içinde
yaşayabilmesini sağlayan bir hoşgörü iklimi vardır.
İnsan sevgisiyle beslenen bu iklim, insan hakları ile ulaşılması
arzu edilen hedefer için ideal bir bilgi ve düşünce zemininin
varlığı anlamına gelmektedir. Bu açıdan bakıldığında, insan haklarının
“ithal bir kavram” değil, medeniyetimizin “yitik bir malı” olduğunu
belirtmek gerekmektedir. İnsan hakları konusundaki “zihinsel dönüşüm”
de, esas olarak insanımızın fikir ve gönül dünyasında mevcut bulunan
değerleri, evrensel dil ve içerikle bütünleştirmeyi sağlayacaktır.
İnsan haklarının korunması ve geliştirilmesi yolunda yapılan ve
yapılacak tüm çalışmaların insanlığın ortak değeri olan insan
haklarının tüm yönleriyle bu topraklarda yaşanılır kılacağına
hiç şüphe yoktur.
Ülkemizde
insan haklarının korunması ve geliştirilmesi çabalarına küçük
de olsa bir katkı sağlayacağını düşündüğümüz bu çalışmada, bir
taraftan insan hakları ile ilgili bazı temel nitelikte bilgiler
yer alırken diğer taraftan da ülkemizde son yıllarda insan hakları
alanında yaşanan değişim ve dönüşüm ve bu alanda özellikle İnsan
Hakları Başkanlığı’nın gerçekleştirmiş olduğu faaliyetlerden bazı
örnekler gözler önüne serilmiştir. Bu vesileyle, bu çalışmaya
katkı sağlayan herkese teşekkürlerimi sunar ve çalışmanın tüm
ilgilenenlere faydalı olmasını temenni ederim.
Cemil ÇİÇEK
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı
Sunuş
İnsan
Hakları Başkanlığı, 12.04.2001 tarihli ve 4643 sayılı Kanunla,
insan haklarının korunması ve geliştirilmesine yönelik çalışmalarda
bulunmak amacıyla kurulmuştur. Başkanlık, genel olarak insan hakları
ile ilgili konularda görevli kuruluşlar arasında koordinasyonu
sağlamak, mevzuatı ve uygulamayı izlemek, ulusal mevzuatın uluslararası
belgelerle uyumlu hale getirilmesine ilişkin çalışmalarda bulunmak,
kamu kurum ve kuruluşlarının insan hakları eğitim programlarının
uygulanmasını izlemek ve insan hakları ihlâli iddiaları ile ilgili
başvuruları incelemek ve araştırmakla görevlidir. Başkanlık Avrupa
Birliği üyelik süreci çerçevesinde yürütülen çalışmalara katkı
sağlamaktadır. Ayrıca Yurt genelinde 81 il ve 850 ilçede bulunan
İl ve İlçe İnsan Hakları Kurulları, Başkanlığa aylık faaliyet
raporları göndermektedir. Bu raporlar değerlendirilerek Kurullara
rehberlik hizmeti verilmekte, eşgüdüm sağlanmakta ve istatistikler
yayımlanmaktadır.
Başkanlık
ayrıca insan hakları ihlal iddialarına ilişkin bireysel başvuruları
incelemekte ve bir hak ihlali tespit etmesi durumunda ilgili kurumlarla
temasa geçerek ihlalin giderilmesi için gerekli işlemlerin yapılmasını
sağlamaktadır. İnsan hakları ihlali iddialarına ilişkin sayısal
veriler hakkındaki bilgiler periyodik olarak kamuoyuna açıklanmaktadır.
Başkanlık bunlara ilaveten özellikle İl ve İlçe İnsan Hakları
Kurulları başta olmak üzere sivil toplum, kamu kurum ve kuruluşları
ve toplumun geneline yönelik geniş kapsamlı eğitim faaliyetleri
gerçekleştirmektedir. Başkanlık, hazırlamış olduğu kitap, kitapçık,
broşür ve internet sayfası gibi eğitim materyalleriyle de insan
hakları alanında bilinç artırma faaliyetlerinde bulunmaktadır.
Başbakanlık
İnsan Hakları Başkanlığının daha önce yayınlamış olduğu eserler
şunlardır; 1) Human Rights Documents File (2004); 2) İnsan Hakları
Bilgi Dosyası (2005); 3) Şüpheli ve Sanık Hakları (2006); 4) İnsan
Hakları (2006); 5) İnsan Hakları Bilgi Dosyası (2007); 6) ilenyum
Türkiyesi'nde İnsan Hakları ve AB Konusundaki Açılımlar -Anayasal
ve Yasal Değişimler (2007); 7) Türk Anayasası ve Avrupa Birliği
(2007).
Bu
kitabın yayımlanmasına verdiği destek nedeniyle Başbakan Yardımcımız
Sayın Cemil ÇİÇEK’e, ayrıca emeği geçen herkese
ve özellikle Araştırmacı Ahmet UZAK ve Başbakanlık
Uzmanı Mehmet ALTUNTAŞ’a teşekkür borçluyum.
Ülkemizde insan haklarının korunması ve geliştirilmesi çabalarına
küçük de olsa bir katkı sağlayacağını düşündüğümüz bu çalışma,
İl ve İlçe İnsan Hakları Kurulları üyeleri ile insan hakları alanında
çalışan herkesin istifadesine sunulmaktadır. Kitapçığın insan
hakları yolunda yararlı olması dileğiyle.
Prof.
Dr. Hasan T. FENDOĞLU
Başbakanlık İnsan Hakları Başkanı
I. BÖLÜM: İNSAN HAKLARI KAVRAMI
A. İnsan Hakları Nedir?
İnsan
Hakları, insanı insan yapan ve insanın sırf insan olarak
herhangi bir şarta veya statüye bağlı olmadan doğuştan sahip olduğu
dokunulmaz, vazgeçilmez, üstün nitelikli ahlaki değerlerdir. Bu
haklar;
•
İnsanın değerini ve onurunu korur.
• İnsanın, “insanca” yaşaması için gerekli, zorunlu koşulları
ifade eder.
• İnsanın insan olmaktan kaynaklanan gereksinimlerini karşılamaya
yönelik, maddi ve manevi varlığını korumayı, geliştirmeyi hedef
edinen en temel değerlerdir.
İnsan
haklarının kaynağı, “insan doğası” ve bu doğanın özünde varolan
“insan onurudur”. Tüm insanlar, insan olmanın gereği olarak, bu
haklara din, dil, ırk, cinsiyet, toplumsal köken, ulusal aidiyet
vb. hiçbir ayırım gözetilmeksizin “eşit” bir şekilde sahiptirler.
Yani, insan hakları “evrenseldir”; zamandan, mekandan, ekonomiden
ve kültürden bağımsız olarak insanın varoluşuyla birlikte vardır.
Bir başka açıdan, insan haklarını insan onurundan kaynaklanan
siyasi talepler olarak da ifade etmek mümkündür. Çünkü insan hakları
bireyin bilhassa devlet karşısında ileri sürdüğü ve ondan ihlal
etmemesini istediği haklardır. Buna göre, devletin varlık nedeni,
bireyin doğuştan sahip olduğu temel hak ve özgürlükleri güvenceye
almaktır. Devlet, toplumu oluşturan bireylerin bu maksatla kurdukları
bir siyasal örgütlenmenin adıdır. Bu anlamda, devletin biri negatif,
diğeri de pozitif olmak üzere iki tür yükümlülüğü bulunmaktadır.
Devletin negatif yükümlülüğü, onun özellikle güç kullanan aygıtlarıyla
bireylerin hak ve özgürlüklerini ihlal etmemesini ifade eder.
Sözgelimi, işkence yasağının ihlali devletin negatif yükümlülüğünün
yerine getirilmediğini gösterir. Diğer yandan, devlet sadece insan
haklarını ihlal etmemekle değil, bu ihlalleri önlemekle ve insanın
insanca yaşaması, maddi ve manevi varlığını geliştirmesi için
her türlü tedbiri de alması gerekir. Bu bağlamda, örneğin, yetkililerin
patlaması muhtemel bir çöplüğün etrafındaki yapılaşmaya izin vermesi,
devletin yaşama hakkını koruma noktasındaki pozitif yükümlüğünü
yerine getirmediğini göstermektedir.
İnsan haklarının neler olduğu, neleri kapsayıp kapsamadığı siyasal/ideolojik/felsefi
tutum ve tercihlere göre farklılık gösterebilirse de bu konuda
günümüzde özellikle uluslar arası standart oluşturma sürecinde
belli bir uzlaşıya varılmış olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bugün
başta BM insan Hakları Evrensel Bildirgesi (1948), BM İkiz sözleşmeleri
(Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi (1976); Ekonomik, Sosyal
ve Kültürel Haklar Sözleşmesi (1976) olmak üzere gerek BM ve gerekse
Bölgesel düzeyde kabul edilen birçok belge ve sözleşmeyle ortak
bir insan hakları hukukunun oluştuğu ve bu hukuk içerisinde artık
sadece “klasik”(birinci kuşak) haklar olarak bilinen medeni ve
siyasal haklar değil aynı zamanda “ikinci kuşak” haklar olarak
bilinen ekonomik, sosyal ve kültürel haklar ile “üçüncü kuşak”
(dayanışma) olarak bilinen çevre hakkı, kalkınma hakkı, barış
hakkı gibi hakların da insan haklarının ayrılmaz bir parçası olduğu
ve bu hakların bir bütün olarak insan onuru ve insanca bir “varoluş”
un vazgeçilmez ve bölünmez bir parçası olduğu genel kabul gören
bir görüştür. Başka bir ifadeyle, tüm kuşak hakları insanca bir
yaşam sürdürebilmek için gerekli olan haklardır. Birbirine bağımlı
olan bu haklardan birinin yokluğu diğerlerini de olumsuz etkiler.
Her biri insanın temel bir gereksinimini karşılamaya yönelik olan
insan hakları bir bütün olarak “insanı insan yapan özelliklerin
toplamı, insanca bir yaşamın asgari koşullarıdır” .
Ayrıntıya gitmeden ifade etmek gerekirse Klasik (Birinci Kuşak)
Haklar bireyleri devlete ve topluma karşı koruyan, bireylere,
kendilerini özgürce gerçekleştirebilecekleri özel, dokunulmaz
alanlar sağlayan ve bireylerin devlet yönetimine katılmalarını
güvence altına alan haklardır. Klasik Haklar, bir başka ifadeyle,
özünde bireyin maddi ve manevi bütünlüğünü koruyan, özgürlüğünü
güvence altına alan ve bireyi devletin keyfi yönetimine karşı
koruyan hakları ifade eder. Asıl amacı birey karşısında devletin
gücünü sınırlandırmayı sağlamak olan klasik haklara devletin müdahale
etmeme, yani karışmama yükümlülüğü vardır.
Klasik Hakların başlıcaları şunlardır:
• Yaşama Hakkı ve Kişi dokunulmazlığı
• İşkence ve Kötü Muamele Yasağı
• Kişi Özgürlüğü ve Güvenliği
• Düşünce ve İfade Özgürlüğü
• Din ve Vicdan Özgürlüğü
• Özel hayatın Gizliliği Hakkı
• Adil Yargılanma Hakkı
• Mülkiyet Hakkı
• Ayırımcılık Yasağı
• Toplantı ve Gösteri yürüyüşü hakkı
• Dernek Kurma Hakkı
• Çalışma Özgürlüğü
• Dilekçe Hakkı
• Seçme ve Seçilme Hakkı
• Kamu hizmetlerine girme hakkı
Ekonomik,
Sosyal ve Kültürel Haklar ya da “İkinci Kuşak” Haklar, istihdam,
eğitim, sağlık gibi insan gelişimi için gerekli olan koşulların
veya “ insani olanakların geliştirebilmesini sağlayan ön koşullara”
yönelik haklardır. Başka bir ifadeyle, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel
Haklar bireyi toplumsal risklere karşı koruyan, insanca yaşamak
için yeterli bir yaşam düzeyini güvence altına alan ve Klasik
Haklardan gerçekten yararlanabilmelerine imkan tanıyan ve bu amaçla
bireyin devletten ve toplumdan gerçekleştirmelerini talep edebilecekleri
haklardır. Bu hakların büyük bir çoğunluğu, Klasik Haklardan farklı
olarak, önemli ölçüde devlete bir hizmet sunma görevi veren ve
bu nedenle devletin aktif müdahalesini gerektiren ve gerçekleştirilmeleri
büyük ölçüde mali kaynakların kullanılmasına bağlı olan haklardır.
Bununla birlikte, Klasik Haklarla Ekonomik, Sosyal ve Kültürel
Haklar arasındaki ayrım, çok da katı bir şekilde yorumlanmamalıdır.
Devletleri belirli hareketlerden kaçınmaya yükümlü kılan klasik
haklar olduğu gibi belli bir güvence yükümlülüğü ve bu nedenle
büyük mali kaynaklar gerektiren klasik haklar da vardır. Ayrıca
özellikle belirtmek gerekir ki Klasik Hakların gerçekten özellikle
de üçüncü kişilerden yani toplumdan gelen müdahalelere karşı korunabilmesi
devletler tarafından büyük yatırımlar yapılmasını ve bu anlamda
büyük mali olanakların kullanılmasını gerektirmektedir. Örneğin
adil yargılanma hakkı, iyi eğitimli yargıçları, savcıları, savunma
avukatlarını, polis memurlarını, yeterli cezaevlerini ve diğer
tesisleri gerektirmektedir. Benzer şekilde Siyasal Hakların vazgeçilmez
kullanımını ifade eden seçimler de yüksek harcamalar gerektiren
bir diğer örnek olarak zikredilebilir.
Ekonomik,
Sosyal ve Kültürel Hakların belli başlıları şunlardır:
• Çalışma Hakkı
• Sosyal Güvenlik Hakkı
• Sendika Kurma Hakkı
• Toplu Sözleşme ve Grev Hakkı
• Yeterli Yaşama Düzeyi Hakkı (Beslenme, Konut )
• Eğitim Hakkı
• Sağlık Hakkı
• Kültürel Yaşama Katılabilme hakkı
2.
Dünya savaşından sonra gelişen, özellikle, çevre kirliliği, nükleer
silahların yarattığı savaş tehlikesi, bölgeler arasında gelişme
farklılığı gibi nedenlerin ortaya çıkardığı ve Barış Hakkı, Çevre
Hakkı, Gelişme Hakkı, İnsanlığın Ortak Mirasından Yararlanma Hakkı
gibi haklardan oluşan “Üçüncü Kuşak” ya da “Dayanışma Hakları”,
bireysel yönleri olmakla birlikte bu haklar, daha ziyade diğer
hakların gerçekleştirilebilmesinin daha genel koşullarını ifade
ederler. Gerçekleştirilebilmeleri için kişilerin, kurumların,
devletin ve hatta uluslar arası camianın ortak işbirliği ve dayanışması
gerekir. Özgür olmaktan daha ziyade kişi ve grupların ortak dayanışmasını
gerektirir. Mesela, Çevre Hakkına ilişkin olarak, çevreye zarar
verilmemesi, çevreye zarar verenlerin engellenmesi gerekir. Bu
ise devletle birlikte diğer kişi ve kuruluşların ortak çabasını
sorumluluğunu gerektirir .
İnsan
haklarına ilişkin belirtilmesi gereken önemli bir husus, bu hakların
statik olmayıp dinamik bir karaktere sahip olduğu; siyasal, ekonomik,
toplumsal ve özellikle de teknolojik hayattaki gelişmelere paralel
olarak bu hakların sayı ve niteliğinde da bazı değişikliklerin
söz konusu olabileceği, şu anda öngörülemeyen yeni bazı hakların
veya hak kategorilerin insan hakkı olarak tanımlanabileceğidir.
İnsan değeri veya insan onuru gibi soyut kavramlar ifade ettiği
evrensel unsurlarla birlikte içinde bulunulan koşullarla sürekli
bir etkileşim içerisinde tanımlanmalı ve insanca bir yaşam için
zorunlu olan tüm unsurları içermelidir. Nihayetinde değişen koşullar
insanlar için yepyeni zorluk ve tehlikeler içerebilmekte ve insan
varlığına ve insanca bir yaşama yönelik ciddi tehditler oluşturabilmektedir.
İnsani bir varoluş ve onurlu bir yaşam için gerekli tüm koşulları
ifade eden insan hakları kavramının da, bu yeni durum, yeni tehditler
karşısında, insanlara asgari düzeyde yeni güvenceler içerecek
şekilde tanımlanması ve kapsamının genişletilmesi kuşkusuz bir
zorunluluk olacaktır.
B.
Dünyada İnsan Haklarının Gelişimi
İnsan
haklarının doğuşu eski tarihlere dayanır. Ancak bu hakların bir
kavram olarak şekillenmesi 18. yüzyılda başlamıştır. İnsan hakları
düşüncesinin 1215’de İngiltere’de ilan edilen İngiliz Büyük Şartı
(Magna Charta Libertatum) ile başladığı kabul edilmektedir. Bu
Şart ile kişinin can ve mal güvenliğine sahip olduğu belirtilerek,
kralın keyfi uygulamalarına son verilmiştir.
Diğer taraftan 10 Aralık 1948’de ilan edilen İnsan Hakları Evrensel
Beyannamesi günümüzün Magna Charta’sı olarak kabul edilmektedir.
Ayrıca bu tarihten önce benzeri beyannamelerin de ilan edildiği
bilinmektedir. 1776 Virginia İnsan Hakları Beyannamesi veya Amerikan
Bağımsızlık Beyannamesi, 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları
Beyannamesi bunlara örnek olarak verilebilir. Bu beyannamelere
göre insanlar doğal olarak özgür ve bağımsızdırlar, doğuştan vazgeçemeyecekleri
ve devredemeyecekleri bazı haklara sahiptirler. İnsanların yaşama
hakkı ve özgürlüğü vardır. Mülkiyet hakkına sahiptirler. Devletin
bu hak ve özgürlükleri güvence altına almak ve bunları gerçekleştirilmesine
elverişli ortamı hazırlamak gibi görevleri vardır. İnsan haysiyeti
ve yaşama hakkı bütün bu hak ve özgürlüklerin temelini oluşturur.
Özellikle İkinci Dünya Savaşının yıkıcılığı ve yakıcılığından
sonra kurulan uluslararası düzende insan haklarının korunması
temel kaygı haline gelmiştir. Bu, bir anlamda insan hakları hukuku
tarihinde “devrim” niteliğinde bir gelişmedir. Zira tarihte ilk
kez devletlerin vatandaşlarına yönelik davranışları sadece onların
iç meselesi olmaktan çıkmıştır. “Ben devletim, vatandaşıma dilediğimi
yaparım” anlayışı, uluslarüstü organların kurulmasıyla birlikte
tarihe karışmıştır. Bu organlara öncülük yapan belge, İnsan Hakları
Evrensel Beyannamesi’dir. Bunu, insan haklarını bölgesel ve evrensel
düzeyde korumayı amaçlayan sözleşmeler izlemiştir. Avrupa Konseyi
bünyesinde hazırlanan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Birleşmiş
Milletler bünyesinde hazırlanan ve “İkiz Sözleşmeler” olarak da
bilinen Sivil ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ile Sosyal ve Ekonomik
Haklar Sözleşmesi, bunların en iyi bilinenleri arasındadır.
Bunların dışında, işkenceyle, ırkçılık ve her türlü ayrımcılıkla
mücadele eden, kadın ve çocuklar gibi özel toplumsal kesimleri
korumayı amaçlayan çok sayıda uluslar arası sözleşme imzalanmıştır.
Bilhassa Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin kurduğu denetim mekanizması
insan haklarının ulusalüstü düzlemde ne kadar etkili bir şekilde
korunabileceğinin güzel bir örneğini vermiştir. Nitekim, Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları, taraf devletlerin insan
hakları mevzuatının ve uygulamasının geliştirilmesine önemli ölçüde
katkılar yapmıştır.
C.
Temel Hak ve Özgürlüklerin Sınırlandırılmasının Sınırları
Modern
devlet/kamu hizmeti yaklaşımında devletin görev ve sorumluluğu,
insan haklarının hukuksal ve kurumsal yollarla güvence altına
alınmasıdır. Bu sorumluluk genel olarak Anayasa düzeyinde açıkça
düzenlenmiştir.
Diğer yandan İnsan Haklarının, bireyin unsuru olduğu sosyal toplumun
gerektirdiği bazı hallerde sınırlandırılabileceği gerek teoride
gerekse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi dahil yargı içtihatları
ile ulusal ve uluslararası düzenlemelerde genel kabul gören bir
husustur. Örneğin karantinaya alınan bir bölgeye giden bir kişinin
seyahat özgürlüğünün kısıtlanması yine o kişinin ve toplumun sağlık
veya yaşam hakkının korunması amacıyla sınırlanabilmektedir. Ayrıca,
savaş hali ve olağanüstü hal gibi durumlarda da belli haklara
sınırlamalar getirilmesi kabul edilebilmektedir.
Kamu gücüne insan haklarının sınırlandırılması konusunda verilen
yetkiler gerek Anayasa gerekse taraf olduğumuz uluslar arası sözleşmeler
ile bir takım sınırlara tabi kılınmıştır.
Öncelikle işkence yasağı mutlaktır ve bu konuda herhangi bir sınırlama
veya istisnai düzenlemeye gidilemez. Ayrıca Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi, savaş hali ve olağanüstü hal gibi durumlarda dahi
“kölelik ve zorla çalıştırma yasağı” ve “cezaların kanuniliği”
ilkesine sınırlama getirilemeyeceğini kabul etmektedir.
Sınırlamanın kabul edildiği hallerde ise; bu sınırlamanın mutlaka
kanun ile yapılması anayasal bir zorunluluktur. Tüzük, yönetmelik,
Bakanlar Kurulu kararı veya benzeri düzenlemelerle insan hakları
alanında herhangi bir sınırlandırmaya gidilemez. Ayrıca söz konusu
kanuni düzenlemenin sınırlama konusunda Anayasanın ilgili maddelerinde
belirtilen sebeplere dayanması gerekmektedir.
Diğer yandan, sınırlamanın hakkın özünü ortadan kaldıran ve haktan
pratikte yararlanılmasını imkansızlaştıran nitelikte olmaması
da anayasamızın amir hükmüdür. Anayasa Mahkemesi, (26.11.1986
gün, E.1985/8, K.1986/27 sayılı karar) bir hak ve özgürlüğün amacına
uygun biçimde kullanılmasını son derece zorlaştıran veya bunu
kullanılmaz duruma düşüren kayıtlara bağlı tutulması durumunda,
hak ve özgürlüğün özüne dokunulmuş olacağını belirtmiş; bir hak
ve özgürlüğün kullanılmasını “genel olarak izin alınmasına” bağlanmasına
da, hak ve özgürlüğün özüne dokunmak olarak nitelendirmiştir.
(28.1.1964 günlü, E.1963/28, K.1964/8 sayılı karar)
İnsan haklarına getirilecek sınırlamaların aynı zamanda ölçülü
olması da gerekmektedir. Eğer getirilen sınırlama, sınırlamaya
neden olan halin gerektirdiği ölçünün ötesine taşıyorsa, söz konusu
sınırlama anayasaya aykırı bir sınırlama niteliğindedir.
Haklara getirilecek sınırlamalar, sınırlamaya neden olan amacın
dışında herhangi bir başka amaca hizmet edecek şekilde düzenlenemezler.
Sınırlamanın amacı ortadan kalktığı zaman sınırlamanın da kaldırılması
gerekir.
İnsan haklarının sınırlandırılmasının sınırları konusunda en önemli
ilkelerden bir tanesi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları
ile içeriği olgunlaştırılmış olan ve Anayasamızın metninde de
yerini alan demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olma
zorunluluğudur. Anayasamızın 13. maddesinde sınırlamanın sınırı
olarak kabul edilen “demokratik toplum düzeni” ile amaçlanan çoğulcu,
özgürlükçü, çağdaş, demokratik toplum düzeni anlayışıdır. Bu düşünce
madde gerekçesinde şöyle belirtilmiştir: “hak ve hürriyetlere
getirilecek sınırlamalar yahut bunlar konusunda öngörülecek sınırlayıcı
tedbirler demokratik rejim anlayışına aykırı olmamalı, genellikle
kabul gören demokratik rejim anlayışı ile uzlaşabilir olmalıdır.”
D.
Avrupa Birliği ve İnsan Hakları
Avrupa
Birliği Konseyi’nin 1993 Kopenhag Zirvesi’nde aldığı kararlar
uyarınca; siyasi kriterlere uyum, katılım müzakerelerinin başlaması
için bir önkoşuldur. Birliğe katılmak için Kopenhag kriterlerinin
tamamına uyum sağlamak gerekmektedir.
Kopenhag Siyasi Kriterleri, demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan
hakları ile azınlıkların korunmasına ve saygı gösterilmesinin
teminat altına alan kurumların istikrara kavuşturulması şeklinde
özetlenebilir. Bu konularda, genel ilkeler dışında, belirlenmiş
somut normlar bulunmamakta, ülkelerin özelliklerine göre eksiklikler
ortaya konmaktadır.
Avrupa Birliğinde temel hakların korunması bakımından 1950 tarihli
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi esas alınmaktadır. 1986 tarihli
Tek Sened’in başlangıcı ve AB Antlaşması’nın 6.maddesi de, Sözleşmedeki
temel hakları esas almaktadır. Amsterdam Antlaşması, AB Antlaşmasının
temel hakların korunmasına ilişkin hükümlerini değiştirmiştir.
Böylece Antlaşmaya özgürlük, demokrasi, insan hakları ve temel
özgürlükler ile hukukun üstünlüğüne saygı ilkeleri konmuş, bu
ilkelere Topluluk organlarının uymasını sağlamak üzere Adalet
Divanına yetki verilmiş ve üye ülkelerin yükümlülüklerini yerine
getirmemesi durumunda yaptırım uygulanmasına imkân tanınmıştır.
Ayrıca, Antlaşmaya; insanlar arasında tabiiyet, cinsiyet, etnik
köken, din, inanç, özürlülük, yaş nedeniyle ayırım yapılmasını
engelleyen hükümler konulmuştur.
Haziran 1999 tarihli Köln Avrupa Konseyinde, bu genel düzenlemelerin
ihtiyacı tam olarak karşılayamadığı sonucuna varıldığından, temel
hakların, Birlik düzeyinde etkili biçimde korunabilmesi için bir
sözleşme hazırlanması hususu gündeme gelmiştir. Temel Haklar Sözleşmesi/Şartı
olarak adlandırılan bu sözleşmede; 1950 tarihli İnsan Hakları
Sözleşmesi ile Avrupa Konseyi Sözleşmesinin genel ilkeleri, Birlik
vatandaşlarına tanınan temel haklar, Avrupa Sosyal Sözleşmesi
ile Çalışanların Temel Sosyal Hakları Sözleşmesinde yer alan ekonomik
ve sosyal haklar, yer almaktadır.
Demokrasi ve hukukun üstünlüğüne ilişkin olarak AB, aday ülkelerde;
siyasi çoğulculuk, ifade ve din hürriyeti gibi demokratik özgürlüklerin
mevcut olduğu, farklı siyasi partilerin serbest seçimler yoluyla
iktidara gelebildiği, seçimlerin serbest ve adil bir biçimde yapıldığı
ve muhalefetin etkin rol oynadığı bir ortam aramaktadır.
AB’ye tam üyeliğin en önemli koşulu insan hakları, demokrasi ve
hukukun üstünlüğü olup Türkiye’nin AB’ye üye olmasa dahi kabul
etmesi gereken evrensel değerler arasındadır.
E. Avrupa Konseyi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve
AİHM
Demokrasi
ve hukukun üstünlüğünün geçerli olduğu ülkelerde insan hakları
anayasa ve yasalarla korunmakta ve denetimi de bağımsız mahkemeler
tarafından yapılmaktadır. Dolayısıyla, hakkının ihlal edildiğini
iddia eden bir bireyin öncelikle hukuk yollarına başvurarak, hakkını
araması gerekmektedir. Bütün hukuk yolları denendikten sonra uluslararası
denetim gündeme getirilebilmektedir.
Avrupa Konseyi, insan haklarını, hukukun üstünlüğünü, parlamenter
demokrasiyi korumak ve Avrupa’nın bütünleşmesini sağlamak amacıyla
Avrupa devletleri tarafından 1949 yılında kurulmuş uluslararası
hukuk tüzel hukuki kişiliği olan, merkezi Strazburg’da (Fransa)
bulunan bağımsız bir uluslararası teşkilattır.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS), İnsan Hakları Evrensel
Beyannamesinde yer alan kişisel ve siyasal hakları etkin bir şekilde
korumak için 1950 yılında aralarında Türkiye’nin de bulunduğu
Avrupa Konseyine üye devletler tarafından kabul edilmiş uyulması
zorunlu kuralları içeren bağlayıcı bir antlaşmadır. Bu açıdan
AİHS hukuksal bağlayıcılığı bulunmayan İnsan Hakları Evrensel
Beyannamesinden tamamen farklıdır. Sözleşme hükümlerinin etkinliğini
sağlayan en önemli faktör, güvence altına alınan hakların ihlal
edilip edilmediğinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince (AİHM)
denetlenmesidir. Mahkemenin bu yetkisine dayanarak bireyler üye
devletleri şikâyet etmekte olup, devletlerin bireysel başvurularla
ilgili olarak Mahkemenin yargı yetkisini tanımama hakları bulunmamaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti de 1954 yılında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni
onaylamış; 1987 yılında, bireysel başvuru hakkını, 1989 yılında
ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yargı yetkisini kabul etmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin Türk iç hukukunda doğrudan
ileri sürülebilirliği ve uygulanabilirliği, vurgulanması gereken
önemli hususlardan biridir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin kurduğu denetim mekanizması
insan hakları konusunda ikincil veya tamamlayıcı nitelikte işlev
görmektedir. Bu çerçevede Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin denetimi
ulusal makamların yerine geçmek üzere oluşturulmuş değildir. İnsan
haklarını korumada ve özel olarak ihlâlleri gidermede ilk görev
ulusal makamlara (yargı, yasama ve idare makamlarına) düşmektedir.
Avrupa Mahkemesi’nin yaptığı, sadece, ulusal düzeydeki denetimi
tamamlayıcı bir denetimdir. Bu nedenle, Mahkeme’de bireysel başvurunun
kabul edilebilmesi, iç hukuk yollarının tüketilmiş olmasına bağlıdır.
Ayrıca başvurunun iç hukuka göre verilen kesin karardan sonra
ve en geç altı ay içinde yapılmış olması gerekmektedir. Başvurular,
Sözleşme hükümleri ile bağdaşmadığı, açık dayanaklarının olmadığı,
dilekçe hakkının kötüye kullanıldığı durumlarda reddedilmektedir.
AİHM, Komiteler, Daireler ve Büyük Daire şeklinde örgütlenmiştir.
Komiteler, ön incelemeyi yapar, daireler kabul edilebilirlik kararı
vererek, işin esasına bakar ve bireysel başvurularda karar verir.
Büyük Daire, Sözleşme ile Protokollerin yorumu ile temyiz mercii
olarak görev yapar. Kararları kesindir. Avrupa Konseyi Bakanlar
Komitesi de mahkeme kararlarını yerine getirmekle görevlidir.
AİHM’nin kararları özgürlüklerin kısıtlanmasını değil asgari özgürlüklerin
sağlanmasını teminat altına alan kararlar almaktadır. AİHM’nin
almış olduğu kararların daha ötesinde, ülkeler dilediğinde vatandaşlarına
yönelik özgürlükleri daha fazla geliştirebilmektedir.
II. BÖLÜM: TÜRKİYE’DE İNSAN HAKLARI
A.
Genel Olarak
1982
Anayasası’nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyetinin insan haklarına
saygılı bir hukuk Devleti olduğu ifade edilmiştir. Anayasamızın
5. maddesinde de kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk
devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan
siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi
ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya
çalışmak Devletin temel amaç ve görevleri arasında sayılmıştır.
Temel hak ve hürriyetler, Anayasamızın ikinci kısmında, temel
hak ve hürriyetlere ilişkin genel hükümler, kişinin hakları ve
ödevleri, sosyal ve ekonomik haklar ve ödevler, ve siyasi haklar
ve ödevler başlıkları altında düzenlenmiştir. Anayasamız, temel
hak ve hürriyetleri yalnızca düzenlemekle kalmayarak korunmaları
için de bir takım mekanizmalar ve güvenceler öngörmüştür. Anayasamızın,
temel hak ve hürriyetlerin, özlerine dokunulmaksızın yalnızca
Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak
ve ancak kanunla sınırlanabileceği, bu sınırlamaların, Anayasanın
sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin
gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağına ilişkin
13. maddesi; usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere
ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı
hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası
antlaşma hükümlerinin esas alınacağına ilişkin 90. maddesinin
son fıkrası önem taşımaktadır.
Sıkıyönetim ve olağanüstü haller saklı kalmak üzere, Anayasanın
ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel
haklar, kişi hakları ve ödevleri ile dördüncü bölümünde yer alan
siyasi haklar ve ödevlerin kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenemeyeceğine
ilişkin 91. maddesinin birinci fıkrası hükümleri de temel hak
ve hürriyetlerin korunması amacıyla Anayasamızın kurmuş olduğu
mekanizmalardan bazılarıdır.
Anayasamız, temel hak ve hürriyetlerin korunması hususunda yalnızca
yukarıda bazı örnekleri verilen güvencelerle yetinmemiş, temel
hak ve hürriyetlerin hak arama ve başvuru yolları vasıtasıyla
korunabilmesi için de bazı düzenlemeler getirmiştir. Anayasamızın
“hak arama hürriyeti” başlıklı 36. maddesinde; herkesin, meşru
vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde
davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma
hakkına sahip olduğu belirtildikten sonra, temel hak ve hürriyetlerin
korunmasına ilişkin 40. maddesinde; Anayasa ile tanınmış hak ve
hürriyetleri ihlal edilen herkesin, yetkili makama geciktirilmeden
başvurma imkânının sağlanmasını isteme hakkına sahip olduğu belirtilerek
temel hak ve hürriyetlerin yargısal usul ve yollar yanında siyasi
ve idari usuller ve yollarla da korunabilmesi imkânı getirilmiştir.
Bu durum Anayasamızın dilekçe hakkını düzenleyen 74. maddesinde;
vatandaşların ve karşılıklılık esası gözetilmek kaydıyla Türkiye’de
ikamet eden yabancıların kendileriyle veya kamu ile ilgili dilek
ve şikâyetleri hakkında, yetkili makamlara ve Türkiye Büyük Millet
Meclisine yazı ile başvurma hakkına sahip olduğu, kendileriyle
ilgili başvurmaların sonucunun gecikmeksizin dilekçe sahiplerine
yazılı olarak bildirileceği ifade edilmek suretiyle de pekiştirilmiştir.
Temel hak ve hürriyetlerin yargı dışı siyasi ve/veya idari mekanizmalarla
korunması konusu nispeten yeni sayılabilecek bir olgudur. Tarihsel
gelişlim süreci içinde, temel hak ve hürriyetlerin sadece anayasal
ve yasal düzenlemeler ile yargısal yollar ve usuller vasıtasıyla
korunamayacağı görülmüş, yürütme veya yasama organı ile ilişkili
olmakla birlikte toplumun tüm kesimlerinin temsil edilebileceği
şekilde çoğulcu bir yapıya ve dış faktörlerden etkilenmesini önleyecek
derecede idari ve mali özerkliğe sahip insan hakları kurumları
kurulması fikri gündeme gelmiş ve dünyanın birçok ülkesinde bu
tür kurumlar oluşturulmuştur. İnsan hakları alanında kurumsallaşma
çabalarına ilişkin bu gelişmeler Birleşmiş Milletler tarafından
da memnuniyetle karşılanmıştır. “Paris Prensipleri” olarak bilinen
ve ulusal insan hakları kurumlarının kuruluş, görev ve işleyişlerine,
yetki ve sorumluluklarına ilişkin ilkeler içeren 20.12.1993 tarihli
ve 48/134 sayılı Birleşmiş Milletler Genel Kurul Kararıyla, insan
haklarını etkin bir şekilde koruyacak ulusal insan hakları kurumlarının
kurulması, mevcut olanların ise güçlendirilmesi tavsiyesinde bulunulmuştur.
İnsan hakları alanında kurumsallaşma çalışmaları, dünyadaki gelişmelere
paralel bir şekilde, ülkemizde de ivmesi giderek artan bir seyir
izlemiştir. Bu konuda ilk adım 05.12.1990 tarihli ve 3686 sayılı
Kanunla atılmış ve Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde bir
İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu kurulmuştur. 1991 yılından
itibaren de bir Devlet Bakanı insan haklarının takip ve koordinasyonu
ile görevlendirilmeye başlanmıştır. 09.04.1997 tarihli ve 1997/17
sayılı Başbakanlık Genelgesi ile, insan hakları ile ilgili konularda
görevli Devlet Bakanının başkanlığında Başbakanlık, Adalet, İçişleri
ve Dışişleri Bakanlığı Müsteşarlarının Katılımıyla İnsan Hakları
Koordinatör Üst Kurulu teşkil edilmiştir. 04.06.1998 tarihli ve
23362 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan yönetmelikle İnsan Hakları
Eğitimi On Yılı Ulusal Komitesi kurulmuştur. İnsan Haklarının
korunmasını sağlamak ve ihlallerin önlenmesini sağlamak amacıyla
2 Kasım 2000 tarihli ve 24218 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan
Yönetmelikle de İnsan Hakları İl ve İlçe Kurulları oluşturulmuştur.
Ayrıca çeşitli kurum ve kuruluşlar bünyesinde de insan hakları
birimleri kurulmuştur.
Devlet teşkilatı içerisinde insan hakları alanında kurumsallaşma
konusundaki en kapsamlı düzenleme Başbakanlık Teşkilatı Hakkındaki
3056 sayılı Kanunda değişiklik yapan 12.04.2001 tarihli ve 4643
sayılı Kanunla gerçekleştirilmiştir. Anılan Kanunla Başbakanlık
merkez teşkilatı içerisinde ana hizmet birimi olarak “İnsan Hakları
Başkanlığı” kurulmuştur. Aynı kanunun ek maddeleriyle “İnsan Hakları
Üst Kurulu” ve “İnsan Hakları Danışma Kurulu”nun oluşumu düzenlenmiş,
ihlal iddialarını incelemek üzere de “İnsan Hakları İhlal İddialarını
İnceleme Heyetleri” oluşturulabilmesine olanak tanınmıştır. İnsan
Hakları Üst Kurulu, İnsan Hakları Danışma Kurulu ve İnsan Hakları
İhlal İddialarını İnceleme Heyetlerinin sekretarya hizmetlerini
yapmak görevi İnsan Hakları Başkanlığı’na verilmiştir.
4643 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra yayımlanan yönetmeliklerle
İnsan Hakları Üst Kurulu, İnsan Hakları Danışma Kurulu ve İnsan
Hakları İhlal İddialarını İnceleme Heyetlerinin kuruluşları, görev
ve işleyişleri ile ilgili usul ve esaslar belirlenmiş, İnsan Hakları
İl ve İlçe Kurulları son mevzuat değişiklikleri doğrultusunda
yeniden yapılandırılarak sivil toplum ağırlıklı ve eksenli bir
yapıya kavuşturulmuştur. İnsan Hakları Eğitimi On Yılı Ulusal
Komitesi de, İnsan Hakları Eğitimi Ulusal Komitesi adı altında
daimi bir statüye kavuşturulmuştur.
Temel hak ve hürriyetlerin korunması amacıyla iç hukukumuzda oluşturulan
siyasi ve idari başvuru mekanizmalarına, Ülkemizin değişik tarihlerde
taraf olduğu sözleşmeler vasıtasıyla uluslararası başvuru mekanizmaları
da eklenmiştir. Bu konuda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yanı
sıra İşkenceyi Önleme Komitesinin, Kadınlara Karşı Ayrımcılığın
Önlenmesi Komitesinin ve İnsan Hakları Komitesinin başvuru alma
ve inceleme yetkileri de Ülkemiz tarafından tanınmış ve kabul
edilmiştir. Böylece, bireyler tarafından, iç hukuk yollarının
tüketilmesinden sonra ilgili uluslararası organlara başvurabilme
imkânı getirilmiştir.
Türkiye, 50 yıl önce Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel
Beyannamesi’ni kabul eden devletler arasındadır. Daha sonra İnsan
Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi
ve o Sözleşme’ye ek çeşitli protokoller de kabul edilmiştir.
Türkiye, 28 Ocak 1987 de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bireysel
başvuru hakkını 1989 da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yargı
yetkisini ve işkence ve kötü muamelenin önlenmesi konusundaki
Birleşmiş Milletler ve Avrupa Sözleşmelerini kabul etmiş, bu çerçevede
kapılarını uluslararası denetime açmıştır.
İnsan hakları ile ilgili uluslararası belgelerin hemen hepsinin
altında Türkiye’nin de imzası vardır. Bu belgeler, Türk hukukunun
parçası olmuşlardır.
II. Dünya Savaşından sonra yapılan anayasaların çoğunda olduğu
gibi, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası da, insan haklarına verdiği
önemi açıkça göstermiştir. Anayasamızın 2. maddesinde insan haklarına
saygı, Türkiye Cumhuriyeti’nin değiştirilmesi dahi teklif edilmeyecek
nitelikleri arasında belirtilmiştir. Daha sonra 1982 Anayasasında
2001 yılında yapılan değişiklikle “İnsan haklarına dayalılık”
esası da benimsenmiştir. 2001 ve 2004 yılında gerçekleştirilen
anayasal değişiklikler ve 9 Reform Paketiyle gerçekleştirilen
yasal ve idari düzeydeki mevzuat değişiklikleriyle insan hakları
alanında büyük bir değişim ve dönüşüm yaşanmıştır.
İnsan haklarının bugüne kadar batı normlarında uygulanmamış olmasının
temelinde eğitim noksanlığı, coğrafik ve jeolojik zorluklar nedeniyle
bölgeler arası gelişmişlik farklılıkları, uzun süre devam eden
terör ve terörle mücadeleden kaynaklanan zorluklar, bilinçsizlik
ve bireysel hatalar olduğu söylenebilir. Yoksa insana verilen
saygının derin izleri kültürel mirasımızda fazlasıyla mevcuttur.
B.
Türkiye’de İnsan Hakları Alanında Yapılan Reformlar
-
Anayasa’nın 14. maddesinde 03.10.2001 tarihinde 4709 sayılı Kanunla
yapılan değişiklikle, temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılması
olarak sayılan haller sınırlandırılarak, hak ve özgürlüklerin
sınırı genişletilmiştir. Buna göre; hakkın kötüye kullanılması
halleri “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı
ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik cumhuriyeti ortadan
aldırmayı amaçlayan faaliyetler” olarak sayılmak suretiyle, maddede
daha önce yer alan “Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetlerden
hiçbiri, …Devletin bir kişi ve zümre tarafından yönetilmesini
veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini
sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair
herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet
düzenini kurmak amacıyla kullanılamazlar” ibareleri metinden çıkarılmıştır.
Öte yandan, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin
kuralları belirleyen Anayasa’nın 13. maddesi ile özel bazı temel
hak ve özgürlüklerle ilgili kısıtlamalar getiren Anayasa hükümlerinde
(düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğüne ilişkin 26. madde, bilim
ve sanat hürriyetine ilişkin 27. madde, basın hürriyetine ilişkin
28. madde gibi) de 03.10.2001 tarihli ve 4709 sayılı Kanunla değişiklikler
yapılarak, temel hak ve özgürlüklerin sınırı ve kullanımı imkanları
genişletilmiştir.
- 4857 sayılı yeni İş Yasası 10 Haziran 2003 tarihinde yürürlüğe
girmiştir. Yasanın eşit muameleyle ilgili 5. maddesi uyarınca;
“İş ilişkisinde dil, ırk, cinsiyet, siyasal düşünce felsefi inanç,
din ve mezhep gibi sebeplere dayalı ayrım yapılamaz”. Söz konusu
maddede ayrıca, işverenin esaslı sebepler olmadıkça tam/ kısmi
süreli çalışan işçi ile belirli-belirsiz süreli çalışan işçiye
farklı işlem yapamayacağı, biyolojik veya işin niteliğine ilişkin
sebepler zorunlu kılmadıkça, cinsiyet veya gebelik nedeniyle iş
sözleşmesinin yapılması, uygulanması ve sona ermesinde doğrudan
veya dolaylı ayrımcılık yapılamayacağı, eşit işte cinsiyete dayalı
farklı ücret kararlaştırılamayacağı, yine işçinin cinsiyeti nedeniyle
koruyucu hükümlerin uygulanmasının ayrımcılık sebebi olamayacağı
hususlarında hüküm getirilmiş, iş ilişkisinde veya sona ermesinde
bu hükümlere aykırı davranıldığında uygulanacak maddi yaptırımlar
ile ispat külfeti düzenlenmiştir.
4857 sayılı yeni İş Kanununun 18. maddesinde de, otuz veya daha
fazla işçi çalıştıran işyerlerinde en az altı aylık kıdemi olan
işçinin sözleşmesinin feshi için işverenin işçinin yeterliğinden
veya davranışlarından ya da işletmenin, işyerinin veya işin gereklerinden
kaynaklanan geçerli bir sebebe dayanmak zorunda olduğu belirtildikten
sonra, özellikle fesih sebebi olamayacak haller arasında “ırk,
renk, cinsiyet, medeni hal, aile yükümlülükleri, hamilelik, doğum,
din, siyasi görüş ve benzeri nedenler” ile “kadın işçilerin hamilelik,
doğum ve süt izni sebebiyle işe gelmemeleri” açıkça sayılmıştır.
Fesih sebebi olamayacak diğer haller, sendika üyeliği, sendikal
faaliyetler, yasal hakların kullanımı,hastalık veya kaza nedeniyle
yasal izin haklarının kullanılması olarak belirtilmiştir.
- 22.01.2004 tarihli ve 25354 sayılı Resmi Gazetede, “Personel
Temininde Eşitlik İlkesine Uygun Hareket Edilmesi” konulu 2004/7
sayılı Başbakanlık Genelgesi yayımlanmıştır.
Buna göre; Ülkemizin de taraf olduğu, Birleşmiş Milletler Kadınlara
Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesinin
(CEDAW), taraf devletlere, kadınlara karşı ayrımcılığın önlenmesini
teminen mevzuat değişiklikleri dahil her türlü önlemi alma yükümlülüğünü
getiren 2 ve 11. maddelerine atıf yapılarak, birey ve toplumun
gelişimi ile sağlıklı nesillerin yetiştirilmesinde özel bir konuma
sahip olan kadınlarımızın sorunlarıyla ilgilenilmesinin Hükümetin
öncelik verdiği bir konu olduğu vurgulanarak, bu bakış açısı çerçevesinde,
tüm kamu kurum ve kuruluşları tarafından personel temini amacıyla
yapılacak çalışmalarda, başvuru kabul şartlarının hizmet gerekleri
doğrultusunda belirleneceği ve ayrımcılığa meydan verilmeyecek
şekilde hareket edileceği hükme bağlanmıştır.
-
Anayasanın “Kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dilde yayım
yapılamaz” şeklindeki 28. maddesinin ikinci fıkrası hükmü, 03.10.2001
tarihli ve 4709 sayılı Kanunla yürürlükten kaldırılmıştır.
Bu doğrultuda, 03.08.2002 tarih 4771 sayılı Kanunun (3. Uyum Paketi)
8. maddesi uyarınca, 3984 sayılı “ Radyo ve Televizyonların Kuruluş
ve Yayınları Hakkında Kanun”un 4. maddesinin 1. fıkrasında yapılan
değişiklikle, bireysel hak ve özgürlükler çerçevesinde kültürel
yaşamda kullanılan farklı dil ve lehçelerde yayın yapılması imkanı
getirilmiştir. Anılan Kanun hükmünün uygulanmasını teminen bu
konuda çıkarılan Yönetmelik ise 25.01.2004 tarihli Resmi Gazetede
yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
-
3 Ağustos 2002 tarihli ve 4771 sayılı Kanunla (3. Uyum Paketi
) Radyo ve Televizyon Yayınlarına İlişkin Kanunda yapılan değişiklikle
“yayınların şiddet kullanımını özendirici veya ırkçı nefret duygularını
kışkırtıcı nitelikte olmaması” hükmü getirilmiştir. 15 Temmuz
2003 tarihli ve 4928 sayılı Kanunla (6. Uyum Paketi) ise “Mahalli
yayınları izlemek için gerekli görülen yerlerde halen mevcut kadrolardan
bölge teşkilatı oluşturulabilir” denilmek suretiyle, söz konusu
hükmün ülke genelinde uygulanması ve denetim görevinin yerine
getirilebilmesini sağlamaya yönelik önlemler düzenlenmiştir.
- Çağdaş toplumlar açısından sosyal bir gerçeklik olması itibarıyla
kültürel ve dilsel çoğulculuk, demokrasi teorisi ve uygulaması
içinde siyasal bir ilkedir. Farklılıkların tanınması ve kamusal
yaşamda ifade edilmesine imkan sağlanması demokratik bir toplum
olmanın olmazsa olmaz koşullarındandır. Bu çerçevede, 03.08.2002
tarihli ve 4771 sayılı Kanunla (3. Uyum Paketi) “ Yabancı Dil
Eğitimi ve Öğretimi Kanunu”nda yapılan değişiklikle, Türk vatandaşlarının
günlük yaşamda geleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçelerin
öğrenilmesi hususundaki engel kaldırılmıştır. Söz konusu Kanun
doğrultusunda uygulamaya ilişkin Yönetmelik ise 05.12.2003 tarihli
Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
-
İfade hürriyetine ilişkin olarak; Türk Ceza Kanunu’nun 159. maddesinde
06.02.2002 tarihli ve 4744 sayılı Kanunla (I. Uyum Paketi) yapılan
değişiklikle cezalar hafifletilmiş, ayrıca 09.08.2002 tarihinde
yayımlanarak yürürlüğe giren 4771 sayılı Kanun’un (3. Uyum Paketi)
2. maddesiyle TCK’nın 159. maddesine bir fıkra eklenerek, birinci
fıkrada sayılan organları veya kurumları aşağılama ve alay etme
kastı olmaksızın, sadece eleştiri amacıyla yapılan yazılı, sözlü
veya görüntülü düşünce açıklamalarının cezayı gerektirmeyeceği
hükmü getirilmiştir.
- Yine, TCK’nın 312. maddesinin 1. fıkrasında düzenlenen “kanunun
suç saydığı bir fiilî açıkça öven veya iyi gördüğünü söyleyen
veya halkı kanuna uymamaya tahrik eden kimseye” verilecek ceza
hafifletilmiş, TCK’nın 2. maddesinin 2. fıkrasında düzenlenen
“halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek
kin ve düşmanlığı açıkça tahrik” etmeye dair suç ise “halkı birbirine
karşı kamu düzeni için tehlikeli olabilecek bir şekilde düşmanlığa
veya kin beslemeye açıkça tahrik etme” koşuluna bağlanmıştır.
-
Keza, 4744 sayılı Kanun’la getirilen yeni bir fıkrayla, halkın
bir kısmını aşağılayıcı ve insan onurunu zedeleyecek bir şekilde
aşağılayan kimseye de birinci fıkradaki cezanın verileceği hükmü
eklenmiştir.
-
Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 107. maddesinde yapılan değişiklikle,
tutuklamadan veya tutuklamanın uzatılmasına ilişkin her karardan
tutuklunun bir yakınına veya belirlediği bir kişiye “hakim kararıyla”
ve “gecikmeksizin” haber verilmesi zorunluluğu getirilmiştir.
-
Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 128. maddesinde yapılan değişiklikle,
toplu olarak işlenen suçlarda gözaltı süresi kısaltılmış, yakalamadan
ve yakalama süresinin uzatılmasından yakalananın yakınlarına zaman
geçirilmeden haber verilmesi zorunluluğu getirilmiştir.
-
26.03.2002 tarihli ve 4748 sayılı Kanunda (2. Uyum Paketi) 2820
sayılı Siyasi Partiler Kanunu’na ilişkin getirilen değişikle Siyasi
Partiler Kanunu’nun 101 ve 102. maddelerinde değişiklik yapılarak,
siyasi partilerin kapatılması zorlaştırılmış, 02.01.2003 tarih
4778 sayılı (4. Uyum paketi) Kanunu ile de 102. maddede belirtilen
kapatma cezası tamamen kaldırılmış, ceza sadece maddi yaptırıma
dönüştürülmüştür.
- Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 9. maddesinde 2.
Uyum Kanunuyla yapılan değişiklikle, daha önce 21 olan toplantı
ve gösteri yürüyüşü düzenleyebilmek için yaş sınırı 18’e düşürülmüştür.
-
TCK’nın iş ve çalışma hürriyetini engellemeye ilişkin suçlara
dair 201. maddesine eklenen 201/a ve 201/b maddelerinde yapılan
düzenlemelerle, uluslararası mevzuata paralel olarak göçmen kaçakçılığı,
zorla çalıştırılma ve organ ticareti suç sayılarak cezai hükümler
getirilmiştir.
-
02.01.2003 tarihli ve 4778 sayılı Kanunla (4. Uyum Paketi) yapılan
değişiklikle, TCK’nın 245. maddesine eklenen bir fıkra ile, yargı
ve kolluk mensupları ile diğer kamu görevlileri tarafından memuriyetlerinin
yerine getirilmesi sırasında işlenen kötü muamele ve işkence suçlarında
verilen hürriyeti bağlayıcı ve memuriyetten uzaklaştırma cezasının
para cezasına veya tedbirlerden birine çevrilemeyeceği ve ertelenemeyeceği
hükme bağlanmıştır.
-
Güvenlik kuvvetlerinin hukuka aykırı eylemlerine yönelik şikayetlerle
ilgili olarak; 02.01 2003 tarihli ve 4778 sayılı Kanunla (4. Uyum
Paketi) 4483 sayılı “Memurlar ve Diğer kamu Görevlilerinin Yargılanması
Hakkında Kanun’da yapılan değişiklikle, CMUK’un 154/4 fıkrası
TCK’nın 243. (işkence) ve 245. (kötü muamele) maddelerinde düzenlenen,
kamu görevlilerinin kişilere karşı kötü niyet ve muameleleri,
ihmal vb. konularda açılacak soruşturma ve kovuşturmalarda idari
mercilerden izin alınması gereği ortadan kaldırılmıştır. Dolayısıyla,
kolluk kuvvetlerinin belirtilen kanun düzenlemelerine aykırı tutum
ve davranışlarına yönelik soruşturmalar, memurlar tarafından işlenen
diğer suçlarda aranan idari izin prosedüründen geçmeksizin, doğrudan
adli yargı kapsamında yürütülecektir.
-
4778 sayılı Kanunla 2762 sayılı Vakıflar Kanunu’nun 1. maddesinin
sonuna eklenen fıkrayla, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde düzenlenen
ayrımcılık yasağı ve Ek 1 no’lu Protokolle güvence altına alınan
mülkiyet hakkının korunması ilkesiyle uyum sağlamak üzere, cemaat
vakıflarının taşınmaz mal edinebilmeleri ve taşınmazları üzerinde
her türlü tasarrufta bulunabilmelerine imkan sağlanmıştır. Sözkonusu
Kanunun uygulanmasına ilişkin “Cemaat Vakıflarının Taşınmaz Mal
Edinmeleri, Tasarrufları Altında Bulunan Taşınmaz Malların Bu
Vakıflar Adına Tescil Edilmesi” hakkındaki Yönetmelik ise, 24.01.2004
tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir
-
23.01.2003 tarihli ve 4793 sayılı Kanunla (5. Uyum Paketi), Hukuk
Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 445 ve Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun
327. maddelerinde yapılan düzenlemeyle, kesin olarak verilen veya
hukuki prosedürü tamamlayarak kesinleşen bir mahkeme kararının,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nce, İnsan Hakları ve Ana Hürriyetlerini
Korumaya Dair Sözleşmenin veya eki protokollerin ihlali suretiyle
verildiğinin saptanması hali yargılamanın iadesi sebebi olarak
kabul edilmiştir.
-
Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’nun 9. maddesinde yapılan değişiklikle,
Anayasanın kişi hürriyeti ve güvenliğine ilişkin 19. maddesi ile
özel hayatın gizliliği ve konut dokunulmazlığına ilişkin 20 ve
21. maddesinde yapılan değişikliklere uyum sağlanmıştır. Buna
göre; bu maddede belirtilen hallerde polis tarafından yapılacak
aramalarda usulüne uygun verilmiş hakim kararı veya gecikmesinden
sakınca bulunan hallerde, diğer yetkili kılınmış merciin yazılı
emri koşulu getirilmiştir.
-
Basın Kanunu’nun Bakanlar Kurulu kararıyla sakıncalı bulunan,
Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, milli egemenliğe,
Cumhuriyetin varlığına, milli güvenliğe, kamu düzenine, genel
asayişe, kamu yararına, genel ahlaka ve genel sağlığa aykırı olan
yabancı ülkelerde basılmış eserlerin Türkiye’ye sokulması ve dağıtımının
yasaklanabileceğine dair 31. maddesi ile basılmış eserlere el
konulmasına dair Ek 3. maddesinde yapılan düzenleme yürürlükten
kaldırılmıştır.
-
Farklı kültürlere veya örf ve adetlere sahip vatandaşların, özel
yaşamlarına ve aile hayatlarına ilişkin hürriyetlerinin korunması
amacıyla, Nüfus Kanunu’nda değişiklik yapılarak, çocukların adlarının
konulmasında, sadece ahlak kurallarına uygun düşmeyen ve kamuoyunu
incitici nitelikte olan adların konulmaması hükme bağlanmış, sözkonusu
hükümle bu konuda meydana gelen sınırlayıcı yorum ve uygulamaların
önlenmesi öngörülmüştür.
-
3.5.1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanununda yapılan değişiklikle,
farklı din ve inançlara sahip vatandaşların, ibadet hürriyetlerini
din ve vicdan hürriyeti çerçevesinde kullanmalarının sağlanması
amaçlanarak, Kanunda yer alan “cami” ibareleri “ibadet yeri” olarak
değiştirilmiş ve ibadet yerleri ile ilgili bazı düzenlemeler yapılmıştır.
- Demokratik ve şeffaf yönetimin gereği olan eşitlik, tarafsızlık
ve açıklık ilkelerine uygun olarak kişilerin bilgi edinme hakkını
kullanmalarına ilişkin esas ve usullerin düzenlendiği Bilgi Edinme
Hakkı Kanunu 24.04.2004 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
-
21.05.2004 tarihinde yürürlüğe giren 5166 sayılı Kanun’la Anayasamızın
çeşitli maddelerinde değişiklikler yapılarak önemli hükümler getirilmiştir.
Buna
göre;
• Anayasa’nın 10. maddesine “Kadınlar ve erkekler eşit haklara
sahiptir. Devlet bu eşitliğin yaşama geçirilmesini sağlamakla
yükümlüdür.” hükmü eklenmiş;
• Devlet Güvenlik Mahkemeleri kaldırılmış;
• Ölüm cezası kaldırılmış;
• Anayasanın 90. maddesine eklenen bir fıkra ile, “usulüne göre
yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası
anlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi konusunda
çıkabilecek anlaşmazlıklarda milletlerarası anlaşma hükümlerinin
esas alınacağı” hükme bağlanmıştır.
- 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunu, Türkiye Büyük Millet Meclisi
tarafından 26.09.2004 tarihinde kabul edilmiş ve 12.10.2004 tarihli
ve 25611 sayılı Resmi Gazetede yayımlanmıştır. Kanunun “İmar kirliliğine
neden olma” başlıklı 184. maddesi yayımı tarihinde yürürlüğe girmiştir.
“Çevrenin kasten kirletilmesi” başlıklı 181. maddesinin 1. fıkrası
ile “Çevrenin taksirle kirletilmesi” başlıklı 182. maddesinin
1. fıkrası yayımı tarihinden iki yıl sonra yürürlüğe girmiştir.
Diğer hükümleri ise 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Yeni Türk Ceza Kanunu, dil ve düzenleniş şekli itibarıyla eskisinden
oldukça farklı olması yanında, içeriği itibarıyla pek çok konuda
uluslararası normlara uygun ve çağdaş yeni düzenlemeler getirmektedir.
Toplam 348 maddeden oluşan yeni Kanunun 1. maddesinde, Ceza Kanununun
amacı, kişi hak ve özgürlüklerini, kamu düzen ve güvenliğini,
hukuk devletini, kamu sağlığını ve çevreyi, toplum barışını korumak,
suçun işlenmesini önlemek olarak ifade edilmiştir.
5237 sayılı Kanunla getirilen önemli değişiklikler arasında insan
haklarına ilişkin olarak, ayrımcılığı önlemek üzere çeşitli maddelerde
yer alan hükümlerin yanı sıra ayrımcılığın ayrı bir maddede suç
olarak düzenlenmesi, ifade hürriyetinin, örgütlenme özgürlüğünün,
diğer insan hak ve özgürlüklerinin sınırlarını genişleten düzenlemelere
yer verilmesi, haksız tahrikin ancak bir haksız fiile maruz kalmakla
gerçekleşebileceği değerlendirilerek konunun somutlaştırılması,
orman ticareti, soykırım, işkence ve eziyet suçlarının ağır yaptırımlara
bağlanması, cinsel suçların detaylı düzenlenmesi, çocukların cinsel
istismarı, şiddetten ve uyuşturucudan korunmasını teminen yasal
anlamda ciddi adımlar atılması, hırsızlık ve kapkaç suçlarının
cezalarının artırılması, imar mevzuatına aykırılıklardan kaynaklanan
çevre suçlarıyla ilgili önemli düzenlemeler yapılması, terör örgütleriyle
mücadele kapsamında etkin pişmanlık hükmünün düzenlenmesi sayılabilir.
Yeni Kanunda ayrıca, kadınlara karşı şiddetin önlenmesini teminen
düzenlemeler yapılmıştır. Bu anlamda olmak üzere, namus cinayetlerinin
önlenmesi için, kasten öldürme suçunun üstsoy veya altsoydan birine
ya da eş veya kardeşe karşı , keza töre saikiyle işlenmesi halleri
ağırlaştırıcı sebep kabul edilerek cezası artırılmış, ayrıca bu
suçların faillerinin haksız tahrik indiriminden yararlanmasının
önlenmesi için haksız tahrikin oluşması haksız bir fiilin varlığı
koşuluna bağlanmıştır.
-
Yine, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı yeni
“Ceza Muhakemesi Kanunu”nda, gözaltı süreleri kısaltılmış ve gözaltına
alma, bu tedbirin soruşturma yönünden zorunlu olmasına ve kişinin
bir suçu işlediğini düşündürecek emarelerin varlığına bağlanmıştır.
Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 91. maddesinde, gözaltı süresi, kural
olarak, en yakın hakim veya mahkemeye gönderilme süresi hariç
24 saat olarak düzenlenmiştir. Ayrıca yeni düzenleme ile, yakalama
yerine en yakın hakim veya mahkemeye gönderilme için zorunlu süre
en çok oniki saat olarak kabul edilmiştir. Toplu olarak işlenen
suçlarda, delillerin toplanmasındaki güçlük veya suçlu sayısının
çokluğu nedeniyle, Cumhuriyet savcısı gözaltı süresinin, her defasında
bir günü geçmemek üzere, üç gün süreyle Buna mukabil, Ceza Muhakemesi
Kanunu’nun 250. maddesinin 1. fıkrasının (a) ve (c) bentlerinde
belirtilen örgütlü suçlar ile (c) bendi kapsamındaki suçlarda
gözaltı süresi en yakın hakim veya mahkemeye gönderilme süresi
hariç 48 saat olarak belirlenmiştir.
Ayrıca, Anayasa’nın 120. maddesi uyarınca, olağanüstü hal ilan
edilen bölgelerde yakalanan kişiler hakkında, 91. maddenin üçüncü
fıkrasında dört gün olarak belirlenen süre, Cumhuriyet savcısının
talebi ve hakim kararıyla yedi güne kadar uzatılabilir. Hakim,
karar vermeden önce yakalanan kişiyi dinler.
-
5253 sayılı yeni Dernekler Kanunu 23.11.2004 tarihinde yürürlüğe
girmiştir. Sözkonusu Kanunla dernek kuruculuğu ile ilgili kısıtlamalar
ve özellikle eski hükümlülerle ilgili sınırlamalar kaldırılmış,
15 yaşını bitirmiş ayırt etme gücüne sahip küçükler için dernek
kuruculuğu imkânı getirilmiş, dernek üyeliği ile ilgili eski kanunda
yer alan kısıtlamalar, keza öğrenci dernekleriyle ilgili özel
kısıtlamalar kaldırılmış, derneklerin uluslararası faaliyetleri
konusunda olumlu değişiklikler getirilmiş, derneklerin denetiminde
özellikle kolluk kuvvetlerinin yetkileri sınırlandırılmış, taşınmaz
mal edinme ile ilgili kısıtlamalar kaldırılmıştır.
-
Adli Yargıda İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Mahkemelerinin Kuruluş,
Görev ve Yetkilerine Dair Kanun ile Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, 07.10.2004 tarih 25606 sayılı
Resmi Gazetede yayımlanmış olup, 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe
girmiştir. Adli Yargıda İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Mahkemelerinin
Kuruluş, Görev ve Yetkilerine Dair Kanun’la adli yargıda istinaf
mahkemelerinin kurulması hususu düzenlenmektedir.
-
İnsan hakları alanında yapılan yapılan reformlar sadece bu alandaki
hukuksal normlarla sınırlı kalmamış, insan hakların daha iyi korunup
geliştirilmesi, uygulamaya daha iyi yansıtılması, mevcut eksikliklerin
tespit edilip giderilebilmesi kısacası bu alandaki kazanımların
topluma daha iyi yansıtılması için kurumsallaşma düzeyinde de
önemli adımlar atılmıştır. Bu çerçevede;
• İnsan haklarının korunmasını sağlamak, ihlâl iddiaları hakkında
gerekli inceleme ve araştırmaları yapmak ve bunların sonuçlarını
yetkili mercilere bildirmek, insan hakları ile ilgili olarak toplumu
bilgilendirmek, idarenin uygulamalarında vatandaşlara hoşgörü
ve nezaketle yaklaşılmasını temin etmek ve uygulayıcıları ve kamu
görevlilerini eğitmek amacıyla 2 Kasım 2000 tarihli ve 24218 sayılı
Resmî Gazete’de yayımlanan Yönetmelikle İnsan Hakları İl ve İlçe
Kurulları oluşturulmuştur.
İl ve İlçe İnsan Hakları Kurulları 23 Kasım 2003 tarihli ve 25298
sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Yönetmelikle yeniden yapılandırılmıştır.
Bu Yönetmelik hükümleri uyarınca 81 il ve 850 ilçede 931 adet
insan hakları kurulu görev yapmaktadır. Kurulların kamu görevlisi
ağırlıklı yapısı ortadan kaldırılmış, sivil toplum ağırlıklı yeni
bir yapı oluşturulmuştur. En az 16 üyeden oluşan İl ve İlçe İnsan
Hakları Kurullarının sadece iki üyesi kamu görevlilerinden oluşmakta,
diğer üyeler ise sivil toplum kuruluşları, meslek odaları ve siyasi
parti temsilcilerinden oluşmaktadır. Türkiye genelinde il ve ilçe
merkezlerinde bulunan her bir kurulun bünyesinde “İnsan Hakları
Danışma ve Başvuru Masası” oluşturulmuştur.
• Başbakanlık teşkilatı hakkındaki 3056 sayılı Kanunda değişiklik
yapan 12.04.2001 tarihli ve 4643 sayılı Kanunla devlet teşkilatı
içerisinde insan hakları alanında kurumsallaşma konusundaki en
kapsamlı düzenleme gerçekleştirilmiştir. Anılan Kanunla Başbakanlık
merkez teşkilatı içerisinde ana hizmet birimi olarak “İnsan Hakları
Başkanlığı” kurulmuştur. Aynı kanunun ek maddeleriyle “İnsan Hakları
Üst Kurulu” ve “İnsan Hakları Danışma Kurulu”nun oluşumu düzenlenmiş,
ihlal iddialarını incelemek üzere de “İnsan Hakları İhlal İddialarını
İnceleme Heyetleri” oluşturulabilmesine olanak tanınmıştır.
4643 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra yayımlanan yönetmeliklerle
İnsan Hakları Üst Kurulu, İnsan Hakları Danışma Kurulu ve İnsan
Hakları İhlal İddialarını İnceleme Heyetlerinin kuruluşları, görev
ve işleyişleri ile ilgili usul ve esaslar belirlenmiş, İnsan Hakları
İl ve İlçe Kurulları son mevzuat değişiklikleri doğrultusunda
yeniden yapılandırılarak sivil toplum ağırlıklı ve eksenli bir
yapıya kavuşturulmuştur. İnsan Hakları Eğitimi On Yılı Ulusal
Komitesi de, İnsan Hakları Eğitimi Ulusal Komitesi adı altında
daimi bir statüye kavuşturulmuştur.
• Ceza İnfaz Kurumları ve Tutukevleri İzleme Kurulları, 14.06.2001
tarihli ve 4681 sayılı Kanunla, yürürlükteki mevzuat ve ülkemizin
taraf olduğu uluslararası sözleşmelerle belirlenen ilkeler çerçevesinde
ceza infaz kurumları ve tutukevlerinin yönetim, işleyiş ve uygulamalarını
yerinde görmek, incelemek, bilgi almak ve tespitlerini rapor haline
getirerek yetkili ve ilgili mercilere sunmak üzere kurulmuştur.
• İnsan hakları alanında kurumsallaşma çalışmaları kapsamında
ülkemizde son zamanlarda yaşanan en önemli gelişmelerden biri
de, 13.10.2006 tarihli ve 26318 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan
28.09.2006 tarihli ve 5548 sayılı Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu
ile gerçek ve tüzel kişilerin idarenin işleyişi ile ilgili şikâyetlerini,
Türkiye Cumhuriyetinin Anayasada belirtilen nitelikleri çerçevesinde,
idarenin her türlü eylem ve işlemleri ile tutum ve davranışlarını;
adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygı, hukuka ve hakkaniyete
uygunluk yönlerinden incelemek, araştırmak ve idareye önerilerde
bulunmak üzere bir “Kamu Denetçiliği Kurumu”nun (Ombudsmanlık)
kurulması olmuştur.
Ancak, Anayasa Mahkemesinin 01.11.2006 tarihli ve 26333 sayılı
Resmi Gazetede yayımlanan 27.10.2006 tarihli ve E. 2006/140, K.
2006/33 sayılı Kararıyla söz konusu Kanunun Kamu Denetçiliği Kurumunun
kuruluşunu düzenleyen geçici 1. maddesinin yürürlüğü durdurulmuş
ve bunun sonucu olarak Kamu Denetçiliği Kurumunun kurulması şimdilik
mümkün olamamıştır. Yeni Anayasa çalışmalarıyla bu alandaki hukuki
sorunlarda aşılmaya çalışılmaktadır.
C.
İnsan Hakları Alanında 60. Hükümetin öncelikleri ve AB Müktesebatına
Uyum Programı
Bilindiği
üzere, 60. Hükümet Avrupa Birliği üyeliği hazırlıklarına büyük
önem ve öncelik vermektedir. Bakanlar Kurulu, Avrupa Birliği kriterlerine
uyum açısından gerekli tüm çalışmaların hızlandırılmasını kararlaştırmış
ve önceliklerini belirlemiştir.
Hükümet insan haklarının toplumda yerleşmesini sağlamaya ve insan
hakları ile doğrudan ilgili olan yargı sisteminin daha etkin ve
hızlı işlemesine yönelik bir dizi uygulamaya 60. Hükümet Programında
ve Türkiye’nin AB Müktesebatına Uyum Programında (2007- 2013)
yer vermektedir.
a)
60. Hükümet Programında “Yargı ve Temel Haklar” konusunda hükümetin
yapılan reformların derinleştirilmesi hususundaki kararlılığı
ve insan haklarına verdiği önem açıkça görülmektedir. Hükümet
Programında;
•
Aile içi şiddet, töre ve namus cinayetleri ile mücadelede sıfır
tolerans yaklaşımıyla hareket edileceği, bu soruna karşı kalıcı
ve gerçekçi bir çözüme ulaşılması için bir seferberlik başlatılacağı,
• Hükümetin yeni anayasanın devlet-toplum-birey arasındaki ilişkileri
hak, özgürlük ve sorumluluk temelinde düzenleyen bir toplumsal
sözleşme niteliğinde olmasından yana olduğu; yeni anayasanın,
Cumhuriyetimizin değiştirilemez temel nitelikleri olan demokratik,
laik ve sosyal hukuk devleti ilkelerini tam olarak hayata geçirmesi,
bireylerin haklarını en etkili şekilde koruması, temel hak ve
özgürlükleri ‘İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ve ‘Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi’nin getirdiği ilke ve standartlarda güvence
altına alması gerektiği, temel hak ve özgürlükler konusunda ülkemizin
taraf olduğu uluslararası sözleşmelerde belirtilen esasların uygulanacağı,
özellikle Kopenhag Siyasi Kriterlerine tam uyum sağlanacağı, anayasal
ve yasal güvenceye alınan temel hak ve özgürlüklerin fiilen uygulanmasının
ve siyasal kültürümüzün yerleşik bir unsuru olarak güçlenmesinin
sağlanacağı,
• “İşkenceye Sıfır Tolerans” anlayışı ile işkence,
kayıp, gözaltında ölüm, faili meçhul cinayet gibi demokratik hukuk
devletinde kabul edilemez insan hakları ihlallerinin üzerine,
şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da büyük bir kararlılıkla
gidileceği,
• Yıllarca sorunlarla, yetersizliklerle ve cezaevi isyanlarıyla
kamuoyunun gündemine gelen yargı teşkilatının, AB’ye uyumu sağlanan
temel kanunlarla, bilgi ve iletişim teknolojilerinin etkin kullanımıyla,
teknik donanımlarıyla birlikte yükselen modern adliye binalarıyla,
evrensel standartlara uygun hale getirilen ceza ve infaz kurumlarıyla
önemli mesafeler katettiği, önümüzdeki dönemde de adalet ve yargı
reformu ile ilgili çalışmaların kararlılıkla sürdürüleceği,
• İhtilafları çıkmadan önlemek amacıyla “Koruyucu Hukuk” uygulamalarının
daha da geliştirileceği, uyuşmazlıkların hızlı, basit, az giderle
ve etkin bir şekilde çözülmesini sağlamak ve böylece yargı organlarının
iş yükünü azaltmak amacıyla, özellikle hukuki uyuşmazlıklarda
alternatif çözüm yollarını öngören yasal düzenlemeler yapılacağı,
• AB standartlarına ulaşmak için gerekli mevzuat çalışmalarıyla
adli ve idari kapasitenin güçlendirilmesi yolunda çalışmalara
devam edileceği, mahkemelerin elektronik arşiv imkânlarından daha
verimli bir şekilde yararlanması sağlanarak gerekli bilgi ve belgeler
ile emsal kararlara zamanında erişimin daha etkili hale getirileceği,
yargı organları arasında kurulan bilgi ağının geliştirileceği
açık bir dille ifade edilmektedir.
b)
Türkiye’nin AB Müktesebatına Uyum Programı (2007- 2013) kapsamında
“Yargı ve Temel Haklara” ilişkin bir dizi mevzuatın 2007- 2008
yasama döneminde çıkarılması öngörülmektedir. 9. Reform Paketi
kapsamında da yer alan bu mevzuatın başlıcaları şunlardır:
•
Ceza infaz kurumları ve tutukevlerinin yönetim, isleyiş ve uygulamalarının
raporlanmasını daha sağlıklı bir zemine oturtmak amacına yönelik
“Ceza ve İnfaz Kurumları ve Tutukevleri Düzleme Kurulları Kanununda
Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun”.
• Çocukların velayet hakkına sahip olmayan kişilerce bir ülkeden
diğerine haksız olarak götürülmesi olayları ile uluslararası platformda
etkin şekilde mücadele edilebilmesi, bu olaylarla ilgili olarak
uluslararası hukuki işbirliğinin geliştirilmesi amacına yönelik
“Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Yön ve Kapsamına Dair Kanun”.
• 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ve 5326 sayılı Kabahatler Kanununun
yürürlüğe girmesinden sonra idari yaptırım kararı gerektiren fiiller
ve suçlar açısından uygulama birliği sağlanması, ceza hükmü içeren
kanunların uygulanmasından kaynaklanan tereddütlerin giderilmesi,
Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu ve Kabahatler Kanunu
gibi temel ceza kanunu hükümlerine ve bazı suçların unsurlarının
da 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza
Kanununa uyum sağlanmasına yönelik “Temel Ceza Kanunlarına Uyum
Amacıyla Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”.
• Uyuşmazlık mahkemesinin karma nitelikli kurullarına, ilgili
yüksek mahkemelerin (Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay ve Askeri
Yüksek İdare Mahkemesi) görüsünün yansıtılması ve uyuşmazlıkların
çözümüne katkı yapılmasının sağlanması amacıyla “Uyuşmazlık Mahkemesinin
Kuruluş ve İsleyişi Hakkında Kanun ile Hakimler ve Savcılar Kanununda
Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun”.
• Doğum nedeniyle verilen ücretsiz iznin anne ve baba arasında
paylaşılmasıyla ebeveyn izni oluşturulmasına yönelik “Devlet Memurları
Kanunu ve İş Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”.
• Şiddete maruz kalan aile fertleri ve hane tanımlarının genişletilerek
ailenin daha iyi korunması Uygulamadan kaynaklanan eksikliklerin
giderilmesi ve kanun kapsamının genişletilmesine yönelik “4320
sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanunda Değişiklik Yapılmasına
Dair Kanun”.
• Vakıfların daha etkin, şeffaf ve demokratik bir ortamda faaliyet
göstermeleri, mülkiyet hakkına ilişkin eşitlikçi düzenleme yapılması
amacına yönelik “Vakıflar Kanunu”.
• 5253 Sayılı Dernekler Kanunundaki yoruma açık düzenlemelerin
giderilerek ortaya çıkabilecek hukuki sorunların, özellikle dernek
ve üyeleri arasında ortaya çıkabilecek uyuşmazlıkların önlenmesi,
derneklere verilecek hizmetin etkin ve verimli olarak yürütülmesi,
istismarların önlenerek sivil toplum örgütlerine yönelik güvenin
artırılması ve AİHM kararlarında da belirtildiği gibi devletin
örgütlenme özgürlüğü ile ilgili pasif yükümlüğünün yanında aktif
yükümlülüğünün bir gereği olarak, sivil toplum örgütlerinin etkili
bir şekilde çalışabilmeleri ile devlet ve diğer kişilerin keyfi
müdahalelerinin önlenebilmesi için yasal zeminin oluşturulmasını
sağlamaya yönelik “Dernekler Kanunu, Türk Medeni Kanunu ve İçişleri
Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına
Dair Kanun”.
• 5018 sayılı Kanun çerçevesinde Sayıştay’ın denetim görevlerini
yerine getirmesini sağlamaya yönelik “Sayıştay Kanunu”.
• İstinaf mahkemelerinin oluşturulması suretiyle Yargıtayın iş
yükünün hafifletilmesi amacına yönelik “Yargıtay Kanununda Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun”.
• Hâkimlik ve savcılık mesleğine mensup olanların müşterek ihtiyaçlarını
karşılamak, meslekî faaliyetlerini kolaylaştırmak, bu mesleğin
genel menfaatlere uygun olarak gelişmesini sağlamaya yönelik “Türkiye
Hakimler ve Savcılar Birliği Kanunu”.
D.
Türkiye’de İnsan Hakları İle İlgili Kurumsal Yapı
Türkiye’de
insan haklarının geliştirilmesi yönündeki yoğun çalışmalar her
kademede yürütülmektedir. Her şeyden önce TBMM İnsan Haklarını
İnceleme Komisyonu, insan hakları alanındaki gelişmeleri izleyen
ve insan hakları ihlalleri üzerine giden bir parlamento komisyonudur.
Cumhuriyet hükümetlerinin insan hakları konusuna verdiği önemin
bir göstergesi olarak, 1991 yılından bu yana insan haklarının
takip ve koordinasyonu ile bir Devlet Bakanı görevlendirilmiştir.
Konunun önemine binaen 1994 yılında İnsan Hakları Danışma Kurulu,
1997 yılında da İnsan Hakları Koordinatör Üst Kurulu kurulmuştur.
Başbakanlıkta oluşturulmuş bulunan İnsan Hakları Koordinatör Üst
Kurulu, Türkiye’de insan haklarına saygının tam olarak gerçekleşmesi,
insan hakları ihlallerine meydan verilmemesi için gereken hukuki
ve idari altyapıyı hazırlama yolunda yoğun çaba göstermiştir.
Üst Kurul tarafından hazırlanan ve Hükümetlerce benimsenen çeşitli
kanun tasarıları, Meclis’e sunulmuştur. İnsan haklarına saygının
tam olarak yerleşmesi için gerekli hukuki ve idari altyapıyı oluşturmak,
Üst Kurul çalışmalarının ana hedefi olmuştur.
İnsan haklarının korunması ve geliştirilmesi konusunda sürekliliği
sağlamak üzere gerekli tedbirler alınmak üzere 5 Ekim 2000’de
çıkartılan bir Kanun Hükmünde Kararname ile Başbakanlık bünyesinde
İnsan Hakları Başkanlığı kurulmuş, daha sonra bu kararnamenin
iptal edilmesi üzerine 21 Nisan 2001 tarih ve 24380 sayı Resmi
Gazete’de yayınlanan 4643 salılı yasa ile Başbakanlık İnsan Hakları
Başkanlığı yasal statüye kavuşturulmuştur. Bundan böyle insan
hakları konularının yürütülmesi ve koordinasyonu, gerekli mekanizmaların
da desteğiyle Başbakanlık bünyesindeki kalıcı bir Başkanlık tarafından
yürütülmesi sağlanmıştır.
İnsan Hakları Başkanlığı; hem insan hakları gibi boyutları çok
geniş bir konunun etkin koordinasyonunu sağlamakla birlikte, özellikle
yurt dışı kaynaklı imaj sorununa da katkılarda bulunmaktadır.
Başbakanlık bünyesinde 4643 sayılı kanunla oluşturulan İnsan Hakları
Başkanlığı;
• İnsan hakları ile ilgili konularda görevli kuruluşlarla sürekli
temas halinde bulunarak, koordinasyonu sağlamak,
• İnsan hakları konusundaki mevzuat hükümlerinin uygulanmasını
izleyecek, izleme sonuçlarını değerlendirecek, uygulamada ve mevzuatta
görülen aksaklıkların giderilmesini temin etmek,
• Ulusal mevzuatı, uluslararası mevzuatla ve belgelerle uyumlu
hale getirecek çalışmaları yapmak,
• İnsan hakları eğitim programlarının uygulanmasını izleyip değerlendirerek
koordine etmek,
• İnsan hakları ihlali iddiaları ile ilgili başvuruları incelemek,
araştırmak ve değerlendirmek gibi görevleri üstlenmiştir.
Ayrıca, İnsan Hakları Üst Kurulu (İHÜK), yeni düzenlemede de yerini
almıştır. Nitekim, insan Haklarının korunması ve geliştirilmesine
yönelik idari ve kanuni düzenlemelere ilişkin çalışmaları yapmak
Üst Kurulun görevlerindendir. Başbakanlık ve bakanlıklar ile diğer
kamu kurum ve kuruluşları için insan hakları konusunda tavsiye
kararları vermek görevi de Üst Kurula verilmiştir.
İHÜK, İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı’nın başkanlığında,
Başbakanlık, Adalet, İçişleri, Dışişleri, Milli Eğitim ve Sağlık
Bakanlıkları müsteşarlarının veya yetkili temsilcilerinin katılımından
oluşmaktadır. Dolayısıyla insan haklarına ilişkin politikaların
belirlenmesi ve stratejik kararların alınması bu Kurul tarafından
yapılacağından, Kurulun sistem içerisinde çok önemli bir yeri
bulunmaktadır.
İnsan haklarının korunması ve geliştirilmesi toplumumuzun her
kesimini ilgilendirdiğinden, yapılan yeni düzenleme ile İnsan
Hakları Danışma Kurulu da oluşturulmuş bulunmaktadır.
Danışma Kurulu; insan haklarına ilişkin olarak ilgili devlet kuruluşları
ile sivil toplum kuruluşları arasında iletişimi sağlamak ve insan
haklarını kapsayan ulusal ve uluslararası konularda danışma organı
olarak görev yapmakla mükelleftir.
Bu kurul, insan hakları ile ilgili bakanlık, kamu kurum ve kuruluşları
ile meslek kuruluşları, sivil toplum kuruluşları temsiclileri
yanında, bu alanda yayınları ve çalışmaları olan kişilerden oluşmaktadır.
İnsan haklarının korunması ile ilgili önemli konulardan biri de,
insan hakları ihlali iddialarının gereği gibi incelenerek, sonuca
ulaştırılmasıdır. Yapılan düzenleme ile insan hakları ihlali iddialarını
yerinde incelemek ve araştırmak üzere, Başbakanın görevlendireceği
bir Devlet Bakanına bağlı olarak heyetler oluşturulmasına imkan
sağlanmıştır. Beş kişiden az olmamak üzere oluşturulacak bu heyette
hem kamu, hem de ilgili meslek kuruluşlarının temsilcileri yer
alacağından, süratle sonuç alma imkanı olacaktır. Dolayısıyla,
bu oluşum ihlallerin önlenmesi bakımından çok önemli bir yeniliktir.
Ayrıca Adalet, İçişleri, Dışişleri, Çalışma ve Sosyal Güvenlik
ve Sağlık Bakanlıklarında da insan hakları ile ilgili birimler
bulunmaktadır.
İnsan hakları konularını mahallinde değerlendirmek ve varsa sorunların
çözümünü çabuklaştırmak üzere 81 il ve 850 ilçede toplam 931 noktada,
2 kamu görevlisi üyesi hariç tüm üyeleri sivil toplum kuruluşlarının
oluşturduğu İl ve İlçe İnsan hakları Kurulları oluşturulmuştur.
Böylece insan hakları konusunun her düzeyde etkinlikle ele alınması
ve toplumun mahallinde yapılacak çalışmalarla insan hakları bilincinin
artırılması mümkün olacaktır.
E.
İnsan Hakları Başkanlığı’nın Faaliyetleri
Ülkemizin
insan hakları alanında gerçekleştirdiği reform sürecinin kurumsal
altyapısında önemli sorumluluklar üstlenen İnsan Hakları Başkanlığı,
Başbakanlık bünyesinde bir birim olmasının kurumsal kapasite ve
yetki bakımından sağladığı avantajlar yanında insan hakları gibi
ayrı bir ilgi ve önem atfedilen bir alanda faaliyet göstermesi
nedeniyle, çeşitli ulusal ve uluslar arası kuruluşlar ile oluşan
işbirliği imkânlarını da etkin biçimde değerlendirerek görevlerini
layıkıyla yerine getirmeye gayret göstermektedir.
Temel amacı, insan hakları bilincinin tüm toplum kesimleri ve
idari birimlerde kökleşmesi olan Başkanlık, bu anlamda eğitim
çalışmalarına ayrı bir önem vermektedir. 931 il ve ilçe merkezinde
oluşturulmuş bulunan İnsan Hakları Kurulları ile sürekli ve etkin
bir işbirliği içerisinde çalışan Başkanlık, özellikle bu Kurullara
yönelik gerçekleştirilen eğitim program ve projeleri ile insan
hakları bilgi ve bilincini tüm ülke sathında yaygınlaştırmaya
çalışmaktadır.
Kamu işleyişinin koordinasyon makamı olan Başbakanlığın bünyesinde
yer alması dolayısıyla Başkanlığın bir diğer temel görevi de,
kamu kesiminde insan haklarının geliştirilmesi amacıyla yürütülen
çalışmaların yeknesak bir yapıya kavuşturularak daha verimli hale
getirilmesi ve kamu kuruluşlarının birbirlerinin imkân ve çalışmalarından
yararlanabileceği bir işbirliği zemininin oluşturulmasıdır. Bu
kapsamda Başkanlık tarafından düzenlenen çeşitli koordinasyon
toplantıları, ortak eğitim ve bilinçlendirme faaliyetleri ile
önemli mesafe kaydedilmiş, özellikle sıkıntısı duyulan insan haklarıyla
ilgili materyal temini hususunda kamu kuruluşlarının dayanışmasının
sağlanmasına yönelik somut sonuçlar elde edilmiştir. Ayrıca insan
haklarıyla ilgili çalışmalara ilişkin bilgilerin tüm kurum ve
kuruluşlar ile paylaşılması, hem bu çalışmaların daha da zenginleşmesini
sağlamış, hem de özellikle uluslar arası kamuoyuna yönelik tanıtım
faaliyetlerinin içeriğinin oluşturulmasında ciddi yararlar getirmiştir.
Başkanlık, insan hakları alanında eksikliği duyulan kamu kesimiyle
sivil toplum diyalogunun tesis edilmesi yolunda da önemli çalışmalar
yapmıştır. Özellikle gerçekleştirilen eğitim faaliyetlerinde sivil
toplum kuruluşlarıyla işbirliği yapılmış, karşılıklı ziyaretlerde
bulunulmuş, bilgi ve materyal desteği sağlanmıştır. İnsan Hakları
Başkanlığı, sivil toplum kuruluşlarının insan haklarıyla ilgili
konularda doğrudan iletişim kurabilecekleri bir birim olarak bu
diyalog zemininin daha da işlevsel hale getirilmesine yaptığı
katkıyı arttırarak sürdürecektir.
Başkanlık, insan hakları ihlâli iddialarının incelenmesi, sonuca
bağlanması, başvurularla ilgili istatistiklerin oluşturulması
ve bu sayede insan hakları sorunlarının boyutlarının ve yapılan
çalışmaların etkisinin görülebilmesi için de önemli çalışmalar
yapmaktadır. Yurt çapında bulunan 931 İl ve İlçe Kurulu ile Başkanlığa
gelen başvurular, formlar aracılığıyla istatistikî verilere dönüştürülmektedir.
Başkanlık gerek ihlâl başvurularıyla ilgili verileri, gerekse
İl ve İlçe Kurulları ile ilgili hazırladığı faaliyet raporları
basında ve uluslararası kamuoyunda da ilgiyle karşılanmakta ve
izlenmektedir.
58 ve 59. Hükümetler tarafından kararlılıkla benimsenen ve uygulanan
“İşkenceye Sıfır Tolerans” politikasının uygulanma biçimi ve sonuçları
da Başkanlık tarafından dikkat ve özenle izlenmekte ve kaydedilmektedir.
Başkanlığın çağrısı ile tüm İl ve İlçe İnsan Hakları Kurulları
bünyesinde nezarethanelerle ilgili sürekli incelemeler yapmak
ve raporlamakla görevli komisyonlar oluşturulmuş ve çalışmaya
başlamıştır.
Başkanlığın faaliyetleri ile ilgili olarak başta AB olmak üzere
uluslar arası kuruluşlar ile etkin bir diyalog kurmuş ve ülkemizin
insan hakları ile ilgili politika ve uygulamalarının bu kuruluşlar
nezdinde doğru biçimde tanıtılması için özel çaba göstermiştir.
Bunun yanında AB fonlarından yararlanarak kurumsal kapasite ve
etkinliğin geliştirilmesi de Başkanlığın özellikle üzerinde durduğu
ve somut sonuçlar aldığı bir konu olmuştur.
a)
Eğitim, Bilinçlendirme Faaliyetleri ve Geçekleştirilen/Yürütülen
Projeler
1.
İnsan Hakları Alanındaki Reformların Uygulanmasının Desteklenmesi
Projesi
Avrupa
Birliği’nin mali işbirliği ile yürütülen ve 4 milyon Avro tutarında
bir bütçeye sahip olan Proje, 1 Aralık 2006-30 Kasım 2007 tarihleri
arasında gerçekleştirilmiştir. İnsan Hakları Başkanlığı’nın koordinatörlüğünde
yürütülen İçişleri ve Adalet Bakanlıklarının da Başkanlıkla birlikte
faydalanıcı kurum olarak yer aldığı Proje ile insan hakları alanında
gerçekleştirilen reformların uygulamaya daha etkin ve kalıcı biçimde
yansıtılmasına katkı yapılması amaçlanmıştır.
Projenin İnsan Hakları Başkanlığı ile ilgili faaliyetleri kapsamında;
450 İl ve İlçe İnsan Hakları Kurulu üyesine yönelik “eğiticilerin
eğitimi” programı düzenlenmiş, Kurul üyeleri ve Başkanlık personelinin
katılımıyla insan haklarıyla ilgili çeşitli uluslar arası kuruluşlara
çalışma ziyaretleri yapılmış, uluslararası bir enstitüde uzman
personele insan hakları eğitimi verilmiş, insan haklarıyla ilgili
uluslararası bir sempozyum düzenlenmiş, sivil toplum temsilcileri
ile yuvarlak masa toplantıları düzenlenmiş, İnsan Hakları Başkanlığı
ve Kurullar için web siteleri dizayn edilmiş, Başkanlık ve Kurulların
yapı ve görevleri ile genel anlamda bir halkla ilişkiler stratejisinin
geliştirilmiş ve uygulanmasına halen devam edilmektedir.
Projenin
Adalet Bakanlığı ile ilgili bölümünde; toplam 720 hakim, savcı
ve adalet müfettişine yönelik eğitim programları ve çalışma ziyaretleri
yapılmış. Bu çerçevede;
•
250 hakim ve savcıya yönelik olarak yeni ceza mevzuatının AİHS
ile uyumlu biçimde uygulanması konusunda kapsamlı eğitim verilmesi,
• 200 hakim ve savcıya AİHS ile ilgili prosedürel uygulamalar
hakkında kapsamlı eğitim verilmesi,
• 180 adalet müfettişine yönelik adil yargılanma hakkı ve yargısal
etik eğitimi verilmesi,
• AİHS’nin adil yargılanma hakkı, barışçıl toplanma ve dernek
kurma hakkı ve din ve vicdan özgürlüğü ile ilgili ilke ve kurallarını
açıklayan materyallerin hazırlanması, basım ve dağıtımı,
• Toplam 90 hakim, savcı ve adalet müfettişinin katılacağı çeşitli
yurtdışı çalışma ziyaretleri yapılması sağlanmıştır.
Projenin
İçişleri Bakanlığı ile ilgili bölümünde; vali, vali yardımcısı,
kaymakam, emniyet ve jandarma yetkililerinden oluşan toplam 2471
İçişleri Bakanlığı personeline yönelik olarak eğitim seminerleri
ve çalışma ziyaretleri düzenlenmiştir. Bu çerçevede;
•
Vali, vali yardımcısı, kaymakam, emniyet ve jandarma yetkililerinden
oluşan yaklaşık 2000 personele yönelik olarak kolluk güçlerinin
denetimi, terörle mücadelenin insan haklarıyla uyumlu biçimde
yürütülmesi, toplanma ve dernek kurma özgürlüğünün korunması konularının
işlendiği 30 adet eğitim semineri düzenlenmesi,
• Tam 250 vali yardımcısı ve kaymakama yönelik olarak nezarethanelerin
AB’nin benimsediği insan hakları standartlarına uygun denetimi
konusunda “eğiticilerin eğitimi” seminerleri verilmesi,
• Toplam 141 vali yardımcısı, kaymakam ve üst düzey emniyet ve
jandarma personelinin katılacağı, barışçıl toplanma özgürlüğü
ve işkence ya da kötü muameleye karşı gözaltı birimlerinin standartları
ve denetlenme usulleri konularında özellikle İngiliz polisinin
deneyim ve uygulamalarının yerinde gözlemlenmesi amaçlı 5 adet
çalışma ziyareti düzenlenmesi,
• Toplam 80 vali, vali yardımcısı, üst düzey emniyet ve jandarma
yetkilisinin katılacağı, terörle mücadelenin insan hakları standartlarına
uygun biçimde yürütülmesine ilişkin olarak yasal sorgulama teknikleri,
gözaltı süreleri ve koşulları ve adli yardım konularında Fransız
kolluk güçlerinin deneyim ve uygulamalarının yerinde gözlemlenmesi
amaçlı 4 adet çalışma ziyareti düzenlenmesi sağlanmıştır.
2. İl ve İlçe İnsan Hakları Kurullarının Kapasitelerinin Güçlendirilmesi:
Başvuru ve Danışma Masası Görevlilerinin Eğitimi Projesi
Avrupa
Komisyonu’nun mali desteği ile gerçekleştirilen proje kapsamında
2005- 2006 yılları içinde 17 ilde düzenlenen bölgesel toplantılar
ile; İl ve İlçe İnsan Hakları Kurulları’nda görev yapan toplam
632 görevli, insan haklarıyla ilgili temel konular ve başvuran
ihlâl mağdurlarıyla iletişim hususlarında uzmanlar ve akademisyenler
tarafından eğitilmiştir.
3.
İl ve İlçe İnsan Hakları Kurullarına Yönelik “İnsan Hakları” Kitabı
Geliştirilmesi,
Basılması ve Dağıtılması Projesi
Kurulların
etkinliğinin arttırılması amacına yönelik olarak, Kurul üyelerinin
yararlanabilecekleri rehber niteliğinde bir insan hakları kitabı
hazırlanmasını amaçlayan proje, British Council’in işbirliğiyle
gerçekleştirilmiş ve söz konusu kitap toplam 18.500 adet basılarak
ilgili kişi ve kurumlara dağıtılmıştır.
4.
Sanık Hakları Projesi
Başta
İl ve İlçe İnsan Hakları Kurullarının üyeleri olmak üzere, kamu
görevlileri, sivil toplum temsilcileri ve kamuoyunun şüpheli ve
sanık hakları konusundaki bilincini yeni CMK ve evrensel standartlar
ışığında arttırmayı amaçlayan proje kapsamında;
•
Ankara’da geniş katılımlı bir seminer düzenlenmiş,
• İl ve İlçe Kurulları aracılığıyla halka sunulmak üzere 280.000
adet broşür bastırılmış,
• “Ceza Muhakemesi Hukuku ve Polis” adlı kitaptan 1862 adet tüm
İl ve İlçe İnsan Hakları Kurullarına dağıtılmış,
• Başkanlık tarafından hazırlanan ve yeni CMK ile getirilen düzenlemeleri
konu alan “Şüpheli ve Sanık Hakları” adlı kitapçıktan 2500 adet
bastırılarak Kurullar ve diğer ilgili kuruluşlara dağıtılmıştır.
5. Çalışma Ziyaretleri Projesi
AB
fonlarından idari işbirliği çerçevesinde finanse edilen Proje,
Avrupa’daki çeşitli insan hakları kurumlarıyla temasa geçip, bilgi
alışverişinde bulunulmasını öngörmektedir. Bu kapsamda Avusturya,
Fransa ve İspanya’da bulunan insan hakları kuruluşlarına yönelik
çalışma ziyaretleri gerçekleştirilmiştir.
6.
İl ve İlçe İnsan Hakları Kurullarına Yönelik Standar